28 Kasım 2010 Pazar

özetlersek...

Neredeyse üç ay olmuş yazmayalı. Daha doğrusu yazamayalı. Nehir'in hikayesinden sonra yazılacak herşey anlamsız geliyordu bana.

Ama bir taraftan da Zeynebim büyüyor, değişiyor. O kadar çocuk gibi çocuk oldu ki, yani bu kadar olur. Onunla ilgili güzellikleri unutup gitmek de kızıma haksızlık olacak.

Bu yüzden en iyisi kısa kısa özetleyip not düşmek.

Laf ebesi:
- Annecim sen benim en iyi arkadaşımsın, sen olmasan ben bu dünyada ne yapardım!
- Babaanne seni sevdiğimi sakın unutma!
- Hadi oyun moduna geçelim...
- Mersi canım!

Teknolojik fırlama:
- Anne cebine bir hafıza kartı koysana!
- İnternet bağlantısı kesildi!
- Bizim en büyük çalarımız var mı? (MP3 çalar demek istiyor :)

İngilizce aşkı: (bu yıl başlayan Sinem öğretmenle tavana vurdu!)
- Hello everybody!
- See you later dede!
- what is this anne
- Great!
- Wonderful!
- sit down, stand up, jump up, run, stop, smil, cry happy, sad, ok, plane, train, car, bus, sunny, rainy, renkler, rakamlar, hayvanlar, kıyafetler...

Yemek çeşitlerindeki artış:
- Bezelye, nohutlu pilav, tavuk, pırasa, barbunya, muhtelif çorbalar, kısır, mercimekli köfte, domates...(okulumuz sağolsun)

Afacan erkek çocuklarının keşfi:
- tia tia vurdum seni anne!
- şimdi sen hırsız olacaksın, ben de polis olup seni hapse kapatıcam

Ve diğer unutulmaması gerekenler:
- Bir kız bir de erkek kardeş istiyor. (okuldaki ikizlere özenme)
- Okula koşa koşa hoplaya zıplaya gidiyor.
- Şahane fotograf çekiyor.
- Kitaplarını bir sayfa o, bir sayfa ben olacak şekilde okuyor/okutuyor.- Duru ile oynamak için can atıyor. (Resmen sayıklıyor)
- İnternette oyun oynuyor.
- Çocuk, çiçek, ev , ağaç, balina, denizaltı çizmeye bayılıyor.
- Deney yapıyor.


- Baleye hergün gitsin istiyor.


- Tasarım(!) yapıyor.

Dedim ya resmen çocuk oldu!

5 Eylül 2010 Pazar

Nehirim akıyor...

Sabah bu yazı nasıl geçirdiğimizi anlattığım post'u bloga eklemek için açmıştım bilgisayarı. Haftaiçi saftasonu farketmeksizin, hergün yaptığım gibi bilgisayarı açar açmaz ilk iş Nehir'ime bir bakayım dedim.

Ah güzel kızım, ah güzel meleğim... Nehirciğim akıp gitmiş buralardan. Ne söylenebilir ki, bu noktadan sonra kelimeler ne ifade eder ki...

Zeynepciğim ile aynı gün doğan, yaklaşık iki yıldır gün be gün takip ettiğim, iyileştiği zaman gidip sımsıkı sarılmak istediğim güzeller güzeli Nehirim...

İşte böyle anlarda cennet diye bir yerin varlığına inanmak istiyorum. Senin orada ilaçsız, iğnesiz, ağrısız sızısız, neşeyle varolduğuna inanmak istiyorum.

Tanıdığım en güçlü, en kararlı, en azimli anne Nehirim'in annesi. O kadar çok şey öğrendim ki ondan. Savaşmayı, direnmeyi, pes etmemeyi. Her zaman, her durumda kendini salıvermeden mücadele etmeyi.

Canım acıyor. Gözyaşlarımı durduramıyorum. İçimde kocaman bir boşluk, boğazımda kocaman bir düğüm var.

Annesine ve tüm sevenlerine sabırlar diliyorum...

6 Haziran 2010 Pazar

Emzirme Reformu

Blogcu anne bir Emzirme Reformu Manifestosu yayınladı. Ellerine sağlık blogcu anne!

Zaten başlangıçtan itibaren sütü az olan ben 2. ayın sonunda işe başlayıp, sadece sabah akşam emzirebilince Zeynoş'umu, 4. ayı zor tamamlayabilmiştik. Ev ve iş arası öğlen gidip gelemeyecek kadar uzak, işler de nedense bir buçuk saat erken çıkamayacak kadar çoktu. Neyse ki bugüne kadar kayda değer hiçbir sağlık sorunu yaşamadı güzel kızım. Yoksa işin ucunu buna bağlayıp epey bir hayıflanırdım.

Ama bir daha bebeğim olursa tüm şartları sonuna kadar zorlamaya kararlıyım. Birkaç aylık ücretsiz izin bile düşünebilirim o dönemde. Çalıştığım kurumun kurumsallığına ve bulunduğum pozisyona güvenerek bu konuda resmi bir karşı koyma ile karşılaşmayacağımı düşünüyorum. Gayri resmi tepkileri de bir şekilde göğüsleyebilirim.

Sonuçta,miniminnacık bir bebeği hayatta en çok ihtiyaç duyduğu şeyden ayırmak bu kadar kolay ve sıradan bir durum gibi algılanmamalı.

3 Haziran 2010 Perşembe

Zaman çok çabuk geçiyor.


Amma olmuş.

En son doğum kuzuşun gününde kalmışız iyi mi?
Ondan sonra neler neler olmuştu acaba?

Bir bakalım:

23 nisanın 3 güncük tatilinde kopup gelen Çandarlar:
Sabah kahvaltısında Tahta masa, öğleden sonra Pastabahçesi,
Ertesi gün Narlıkuyu, kalamar, karides, lagos,
Dönüşte babaların deniz sefası, anaların denize kaçan çocukları yakalama çabası,
Bolca park bahçe, çayır çimen, yeme içme,
Gubuş gubuş eloşum, canım ablam, sabah akşam PS'ye kapılmış kocalar!
Mutlu Zeynep,
Oh be!

Kreşte Anneler Günü öncesi kutlaması;
Sıkışık bir alan, bolca güneş, çokça çocuk, çokça anne
Huysuz Zeynep
Ama toparlacık eller tarafından yapılmış el emeği göz nuru bir sürü şahane hediye!

İlk portfolyo sunumumuz:
Yıl içinde yapılan faaliyetlerin öğretmenlerle birlikte anne ve babaya sunumu
Utangaç Zeynep
İtici Sammy
Bir sürü acaip güzel faaliyet

Servisle gidip gelmeye başlama:
Herkesten önce okulda olan, nöbetçi öğretmenle arkadaşlarını bekleyen kuzunun isyanı
8:30 servisinde yer bulunamaması
9:30 servisi ile gitmeye başlama
Babaanne ile sabah kahvaltıları,
Mutlu Zeynep,
Kızı aç kalmayacak diye mutlu babaanne

Başkaaaa, biraz İrem, biraz Duru, bu yaz ilk defa dondurma, nihayet listeye eklenen birkaç yeni tad, mızıldanmadan gidilen okul, bolca şarkı, bolca resim, bolca dans...

Zaman çabuk geçiyor...

19 Mart 2010 Cuma

Doğumgünün kutlu olsun güzel kızım...

Ayrı geçirdiğimiz üç günün sonunda Pazar günü nihayet kutladık minnoşumun doğumgününü.
Zeynep’in babaannesi yine döktürmüştü, tatlı tuzlu, sarma, salata derken gözlerimiz yuvalarından fırladı. Nitekim cümbür cemaat gelip gidip masadan bir şeyler tırtıkladık.

Her zamanki gibi en çok çocuklar eğlendi. İrem, Duru ve Zeynep üçüz olsalar bu kadar aynı boyda- ende belki olurlar, cıvıl cıvıl, bıcır bıcır oyuncakların ve birlikte olmanın tadını çıkardılar. Koridora astığım paftaları boyayarak, çay pişirip ikram ederek, yapbozlar ve balonlarla oynayarak çok güzel zaman geçirdiler.



Sonra bizim müstakbel damat Caillou yaptı yine yapacağını. Kızlar pastanın Caillou olan kısmını yemek için birbirine düştüler. Sonuç, doğumgünü çocuğu olduğu için istediği bölümü yemeyi hak ettiği düşünülen Zeynep’te kalan kel oğlanı kimse yemedi. (üçte biri elde kalan pastadan alınan ders ile bir dahaki sefere pasta 15 kişilik yaptırılacak)



Ve sıra hediyelere geldi. Halasından gelen gitarı boynuna takıp ayaklı mikrofonun başına geçen Zeynep gözümde Rock yıldızı gibiydi. (Amma velakin bir süre sonra babasının hediyesi kendinden mikrofonlu org ile birden Ümit Besen’e dönüştü)



Scooter’a kavuşuldu, yeni yapbozlar, küçük çamaşır makinesi ve mutfak tezgahı hemen denendi. Kitaplar gözden geçirildi. Müzik aletleri hiç susmadı.



Sevdiklerimizle hepberaber geçen güzel bir günün akşamını Gülay hala ve İlter’in doğumgünü kutlaması ile sonlandırdık. Öğle uykusunu uyumamış olan Zeynep Kuşu, misafirler gidince resmen bayılarak uykuya daldı.

12 Mart 2010, kızım 3 yaşında, bebeklik dönemi bitti ve çocuk oldu...

4 Mart 2010 Perşembe

Küçük Şeyler...

Sonunda kararımızı verdik. Zeynep kuşu yarın sabah itibariyle “Küçük Şeyler”e başlıyor .

Dün okulu gezdik, kurucu ve öğretmenlerle tanıştık. Zeynep sınıf, yemekhane, yatakhane her yeri tek tek inceledi, yoğun rüzgar nedeniyle çıkamadığı bahçede gözü kaldı. En güzeli (son günlerdeki ruh haline kıyasla) rahat ve neşeliydi. Etrafta gördüğü tanıdık oyuncak ve kitaplar onu mutlu etti.

Kurucu Nilay hanımla uzun uzun sohbet ettik. Aynı yaş grubunda (Zeynepten 18 gün küçük) oğlu olması nedeniyle annesel kaygıların, telaşların farkında Nilay hanım. Çocuk ve aile için hayatı kolaylaştırıcı bir yaklaşım tarzı vardı. İlk günler için bir iki saati birlikte geçirmemizi önerdi. Terk edilmişlik hissi yaratmamakmış amaç. Mantıklı gibi. Cuma ve pazartesinin ilk saatlerine izin aldım bile. Öncelikle yarım gün başlayıp, yavaş yavaş süreyi uzatmak hedefimiz. Günlerin de giderek uzadığı bu dönemde sorun olmaz gibi geliyor.

Fiziksel olarak yaşıtlarından biraz gelişkin ve kendini ifade yeteneğinin iyi olması nedeniyle başlangıçta 2006’lı grupla birlikte olacak Zeynep. 2007’liler pek bebek kalır Zeynoş’a göre diyor Nilay hanım. Olmazsa duruma göre ayarlarız artık. Yemek, uyku ve faaliyetlere katılım gibi konularda ısrar edilmeden, bir süre misafir sanatçı olarak bulunacak ortamda. Umarım en kısa zamanda yumuşak bir geçişle atlatırız bu süreci.

Bakalım yarın bize neler getirecek. Heyecanlıyım!

3 Mart 2010 Çarşamba

Anaokulu arıyoruz.

Anaokulu maceramıza başlıyoruz.
Aslında geçtiğimiz sonbahara planladığımız kreş açılımı, domuz giribi mevzusu ve Billur Hanım’ın ilk üç yıl mümkünse evde bakılsın (hazır böyle hastalıksız gidiyorken, kreşte çocuğu hasta edip başınıza iş almayın) ısrarları ile bahara ötelenmişti. (Şimdiye kadar bir amip ve iki öksürük dışında doğru dürüst hastalanmayan kızım bu gidişle antibiyotik ile tanışmadan 3 yaşına erecek gibi.)

İşte o bahar artık geldi ve kreş arayışlarımız tekrar başladı. Öncelikle Duru’nun severek gittiği, öğretmeni ve okul müdürü ile canciğer kuzu sarması olduğu Yağmur Anaokulu ve Zeynep’in kısa süre (3-4 gün) gittiği Güleç Akademi arasında gidip geliyordum. Güleç Akademi’ye birkaç arkadaşımın çocuğu gidiyor ve oldukça memnunlar. (Ama tabii ki memnuniyet ne beklediğinize göre değişken bir kavram.) Geçtiğimiz haftasonu katıldığım montessori seminerinde “Küçük Şeyler” hakkında da pozitif görüşler alınca, orayı da listeye eklemekte fayda gördüm.

Kurucu Nilay Hanım’dan bu akşam için randevumuzu aldım. Erken çıkmayı becerebilirsem okulu görmek, müstakbel öğretmenimizle tanışmak istiyorum. Büyük ihtimalle Zeynep’le birlikte gideriz.

İşin güzel yanı, birkaç gün öncesine kadar kreşe gitmek istemediğini açıkça söyleyen Zeynep Kuşu, iki gündür olaya sıcak bakıyor. Sadece sabahları benim bırakmam ve akşam da bizlerden birinin alması konusunda pazarlık yapıyor. Ama bir süre sonra okula gidip gelme rutini haline gelince, bana servis fikrine de alışır gibi geliyor.

Küçük Şeyler’in annemlere arabayla 5 dk mesafede olması, yılsonu gösterisi gibi anlamsız çabalara girmemeleri, Üstün Dökmen adının verdiği güven ilk etapta gözüme çarpan avantajlar. Şimdilik tek dezavantaj akşam 18, maksimum 18:30da paydos etmeleri ve 16:30’dan sonra servis olmaması. Görüşmeden sonra “tamam işte budur!” diyebilirsem bu sorunu da bir şekilde aşacağımıza eminim.

Önemli olan Zeynebimin mutlu ve huzurlu olması, kendisini ve bizi çok yıpratmadan ortama ve yeni rutinine adapte olabilmesi. Kararımızı verip okula başlayacağı zaman detaylı bir şekilde konuşmalıyım öğretmeni ile. Şu aralar insanları kendine yaklaştırmaması, yabancılar ile iletişime geçmeyi reddetmesi ve hatta bu gibi durumlarda çok sert tepkiler (ağlamak, saklanmak, kaçmak gibi) vermesi, sosyal ortamlarda kendini rahatsız hissediyor olması okulla birlikte ilk çözmemiz gereken sorun. Bu konuda okulun desteğini alabilmek, durumu daha vahim ve travmatik bir hale getirmeden biran önce halledebilmek ne güzel olur.

Bugünki görüşmeden sonra olumlu şeyler yazmayı ve karar verebilmiş olmayı umuyorum.

Fotonot:Fotograflar geçtiğimiz hafta tahtalı parkta çekildi.



2 Mart 2010 Salı

Zeynepten inciler - 6

Akşam iş çıkışı babası tarafından babaanneden alınıp eve gelirken yolda gördüğü dolunaya ithafen:

- Ay bizim evimizi bulmamıza yardımcı olur parlak ve güzel ışığıyla !

Ne diyeyim, romantik kızım benim...

24 Şubat 2010 Çarşamba

çantamda neler var...

Sağolsun, arada bir Berna ödül vermese ya da mimlemese bloga birşey yazacağım yok şu aralar. Hem işler yoğun, seyahatler programlarımız hareketli hem de bende motivasyon sıfır.
Bu mimi fırsat bilip yazayım, ne güzel işte...

Neyse ki Ankara dönüşü çantamın elden geçmiş, derli toplu haliyle yakalandım. Bakalım neler varmış:


  • Cüzdan
  • Makyaj çantası
  • El kremi
  • Toka
  • Anahtarlık
  • Taşınabilir bellek
  • Çözülebilir soğuk algınlığı ilacı
  • Akıl defterim, kalem: Bu küçük defteri kendi içinde bölümlere ayırdım. Zeynep'in doktoruna sorulacak sorular, tavsiyeler sonucu ya da kendi araştırmalarımla bulduğum alınacak kitaplar, cd'ler (Zeynep ve kendim için ayrı ayrı) internet siteleri (aktivite ya da araştırma amaçlı) önemli notlar, pratik bilgiler vb.
  • Kitap, fosforlu marker: Şu aralar Montessori grubunda Esra'nın başlattığı paylaşımlar ile haberdar olduğum "Çocuklarda Sanat Eğitimi" adlı kitabı okuyorum. Kitap okurken cümlelerin altını çizmek ya da yanına not almak hiç huyum olmasa da bu defa önemli gördüğüm noktaları işaretlemeden edemedim. Hem ablamla paylaşmak, hem de geri dönüp baktığımda daha rahat bulabilmek için böyle bir şey deniyorum.
  • Post-it: Hem alışveriş listemi hem de haftasonu yapılacak işler listemi post-it üzerinde oluşturuyorum. (Benim gibi bir balık hafızalı için yazarak çalışmak/yaşamak ne yazık ki şart!) Gerektiğinde birilerine not bırakmaya da yaradığı oluyor.
  • Gojeko alışveriş çantam: Bir el çantamda bir de arabamın torpido gözünde iki gojeko çantam var. Katlanınca küçücük olan atomlardan. Artık alışverişlerimde neredeyse hiç poşet kullanmıyorum. Ufak tefek, ıvır zıvır birşeyler aldığımda da çantama atıveriyorum. Okyanusta minicik bir damla olsa da çabam, en azından bu kadarını yapabilmek bile kendimi iyi hissetmeme neden oluyor.
  • Zeynep'in kitapları (dışarıda kalış süremize bağlı olarak, özellikle de haftasonları, boya kalemleri, resim defteri, yapboz, bebek vs. de eklenince kendi sırt çantasını da ayrıca yanımıza alıyoruz.
  • Bir takım yedek kıyafet
  • Ve içteki küçük gözlerden çıkan muftelif tek küpe ve dikilmeyi bekleyen düğmeler...
  • Çantamı boşalttığım sırada arabada unutmuş olduğum cep telefonlarım, gözlüklerim ve naneli şekerim de fotografta görülemeyenler.

Oh be! Neyse ki abuk sabuk birşeyler çıkmadan atlattım. (bu çantaya daha önce yarım kilo kıyma ile bir paket makarna ve silikon tabancası ile duş başlığı girdiğide olmuştu çünkü :)

Mimlenecek pek de kimse kalmadığını düşünerek topu her zamanki gibi Seher'e atıyorum. Hadi bakalım Seher senin çantanda neler var?

2 Şubat 2010 Salı

şimdi ödüllü olduk...

Aslında şimdi değil, epey bir süre önce ödüllü olduk. Ben teşrif edip alana kadar, aldıktan sonra bu post'u yazana kadar, sonra yazıyı kaydetmeyip bir şekilde kaybedene ve tekrar bugün yazana kadar epeyce bir süre geçti.
"Günışığı Blog Dostluğu Ödülü" bize Sevgili Berna 'dan geldi. Montessori hediye arkadaşlığı ile tanıştığımız Berna'ya en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Her ne kadar popüler bir blog olmasak da, arada bir bizi okuyanlar oluyormuş demek ki. Ne güzel! Oysa ki ben sadece kızıma bırakabileceğim hoş bir seda olur, baktıkça hatırlar, güler, eğleniriz diye umuyordum. Bloglar alemini keşfedişim de Zeynepli Günler ile başladı desem yeridir. Birbirinden güzel, keyifli insanlarla tanışmak, farklı bakış açılarını keşfetmek, benzer şeyleri yaşayıp yanlız olmadığını bilmek, dertleşmek...Uzaktan uzağa da olsa hoşluklar paylaşmak ne güzel...
Lafı kısa kesip, ben de takip ettiğim bloglara ödül göndereyim desem de bu yazıyı hazırlamamdaki hızım nedeniyle, neredeyse herkes ödülünü aldı bile.
Ben ödülümü, bu blogu tutmam konusunda beni teşvik eden, acemilik günlerimde teknik desteğini esirgemeyen, amansız takipcim, güzel kalpli arkadaşım Seher'e gönderiyorum.
Sevgiler...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Zeynepten İnciler -5


Nadiren mutfağa giren bendeniz, haftasonu Zeynoş'umun talebi üzerine ona gözleme yaparken, tuvalette ona yardımcı olan babası ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- Babacım, babaannem senin annen di mi?
- Evet kızım.
- Şu mutfakta gözleme yapan kadın da benim annem !!!!!!

Ne diyeyim, tanıştığımıza memnun oldum...

19 Ocak 2010 Salı

Kitap fuarındaydık...

Haftalardır başlamasını dört gözle beklediğimiz kitap fuarına cumartesi nihayet gidebildik. Sanem ve Durucuğum da bizimleydi. İçimiz biraz buruk gittik gerçi, İremciğim öksürüğü nedeniyle bize katılamadı. Yine de en azından 3’te 2’yi sağlayabildi kızlar. 11’i biraz geçe orada olmamıza rağmen fuar müthiş kalabalıktı. Bu kadar okumaya meraklı bir millet olduğumuza nedense inanasım gelmiyor.)

Etrafta kitap olunca ben de kendimi kaybediyorum galiba. İçeriğini, dilini, kalitesini görmeden çocuk kitabı almak bana oldukça riskli geliyor. Bu yüzden daha önce incelemediğim (ya da güvenilir kaynaklardan referans almadığım) çocuk kitaplarını internetten almayı pek tercih etmiyorum. Sonra elime fırsat geçince de(bakınız Ankara’ya her gidişimde mutlaka uğradığım Dost Kitapevi maceralarım) ipin ucunu biraz kaçırıyorum galiba.

Kendimize tek bir kitap bile bakamadan, o kalabalıkta hem kızlar için kitap incelemeye hem de kızları gözden kaybetmemeye çalışarak oldukça yorucu ama yine de çok keyifli iki saat geçirdik.

Sonuç: Harika kitaplar aldık !!!!

En çok İş Bankası Kültür Yayınlarının kitaplarına bayıldım. Renkler, resimler, baskı kalitesi ve dili bence çok çok güzel. Buradan Zeynep’in seçtikleri Şehir Faresi ile Kır Faresi ve Kurbağalar oldu. Ayaküstü, yalandan inceleme fırsatı bulduğum yayınevinin diğer kitaplarını daha sonra kitapyurdundan almaya karar verdim.





Tabii bir de Tübitak yayınları var. Daha önce renkler, şekiller, sayılar vb. mavi serinin neredeyse tamamını okumuş, aktivitelerini Zeynep’le birlikte yapmıştık. Şimdi daha önce inceleme fırsatı bulamadığım bir üst seriden kitaplar aldık.

Atma Kullan, Dört Element, Nasıl Hareket Ederiz?, Ne Neden Yapılmıştır?

Belki henüz bu kitaplar için biraz erken, ama olsun. Daha önce almış olduğumuz aynı seriden Duyularımız şu aralar ilgisini çekiyor mesela. Teker teker bunları da ortaya çıkarıp ilgisine göre devam etmeyi düşünüyorum.

İki de nokta birleştirmece kitabı aldık. Doğa ve Deniz Kıyısı
Şimdilik Zeynep sadece otuza kadar sayıları tanıdığından bu kitap da bir süre daha stokta bekleyecekler arasına katılıyor.

Bir de Bu Yayınevi’nin Kavramlar serisini aldık. Eve gider gitmez Zeynoş hemen başladı bu kitaplardaki faaliyetlere.

Kitaplar dışında bir set de İngilizce kelime öğreten resimli kartlardan aldık. Önce meyveler, sebzeler, sonra eylemler, meslekler diye seçtiğimiz grupları alalım derken (adamcağız baktı kandırması kolay potansiyel müşterileriz) 12 konu başlığında tüm seti alıverdik. (ama böylesi tek tek almaktan daha hesaplı oldu :)

Bu kadar kitaba, (kağıda) karşılık, Tema’nın standından rozet ve meşe palamutları almadan geçemezdik. Hep beraber apartmanımızın bahçesine dikmeyi düşünüyoruz ağaçlarımızı. (Nasıl çimlendirip, fidan haline getireceğimizi stantdaki vakıf gönüllüsü teyzeden öğrendik.)

Bir sürü kitap ve guruldayan midelerimizle, ağzımız kulaklarımızda çıktık fuardan. Zeynoş çıkışta biraz mızıldandıysa da Roka’ya varıp Saygın abisi ile sohbete başlayınca keyfi yerine geldi. Sonrası da kızlar tarafından mideye indirilen hamsiler…Evde sayfa sayfa incelen kitaplar, kes yapıştır aktiviteler…

Haftasonlarını çok seviyorum çoook!

5 Ocak 2010 Salı

Zeynepten İnciler - 4

Haftasonu birlikte oyun oynarken, dışarıdan sanki birşey bir yerlere sürtüyormuş ya da zorluyormuş gibi takır tukur, sesler geliyordu. Ben de kendi kendime "bu ses de ne acaba" diye söylenirken Zeynoş'umun cevabı müthişti.

- Belki komşularımızdan biri havuç yiyordur annecim !!!

yeni yıla girerken...

Bu yıl nedense ailede hiç kimsede yeni yıl coşkusu yoktu. Aslında sağlık sıhhat ve iş durumlarım biraz daha rahat verseydi Zeynoş’umu ben havaya sokardım. O da ahaliyi peşinden sürüklerdi. (sıkıysa sürüklenmeyin!) Muhterem sultan’ın şahane yemekleri ile başladığımız yılbaşı gecesi Zeynoş’umun Berfin ve Mirkan ile kudurması, bizim tv’den ufak tefek nasiplenmemiz, çok saygıdeğer kocacığımın 22 gibi eve gidip yatışını mütakip, bizim de 23.30 da eve varmamız ve birkaç dakika içinde yatakla bütün olmamız ile sona erdi. Gece yarısı yıl değişirken Zeynoş’umla kucak kucağa masallar alemindeydik. Havai fişek ve havaya açılan ateş seslerini komşularımızın gürültüleri diye yorumlamak durumunda kaldım ne yazık ki. Onu da kucağıma alıp havai fişek izleme zevkini bizden çalan şehir magandalarını burada tekrar anmadan geçemeyeceğim.
yılbaşı yemeğini beklerken....

Yılbaşı ertesi üç günlük tatilimiz Sanem, Duru, bol bol park, market, ve bir ev ziyareti ile geçti. Bol bol Zeynep'in yeni kitaplarını okuduk. (İrem'in hediyesi üç boyutlu Kül Kedisi ki yine sansürlü anlattığım masallar grubunda, benim hediyem Tübitak yayınlarından Dinozor ve yapıştırmalı Cemile'ler)



favorimiz tahtalı park...



Bu arada önümüzdeki yıl için Sanem’le yeni yıla hep birlikte girme kararı aldık. Hem kızların yeni yıl kavramını daha iyi algılamaları hem de iki üç yıldır çocuklar (ve bizim tembelliklerimiz) nedeniyle sönük geçen yılbaşı akşamlarını biraz renklendirmek üzere. Belki küçük bir ağacı hep beraber süsleyerek ya da babalarına aldıkları hediyeleri beraber paketleyerek ortak bir şeyler de yapmış olurlar.

Şimdilerde kitaplarda ve televizyonda göre göre Zeynep kardanadam ve kartopu oynamaya sardırmış durumda. Adana’da kar bulup çocuğa göstermek ne mümkün. Şimdi Toroslara ya da Pozantı’ya kar yağmasını bekliyoruz, haftasonu kaçamağı yapıp karın tadını çıkaralım diye. Fikir Sanem’in de çok hoşuna gitti. Üstelik beraber daha keyifli olacağı da kesin. 2006 başında Kapadokya’ya giderken çay molası verdiğimiz küçük bir otelle görüştüm bile. (O zamanlar Zeynep’in Z’si yoktu, Durucuğum ise annesinin karnındaydı.)

Bu arada kızlar yavaş yavaş paralel oyundan birlikte oynamaya geçer oldular. Biri anne, biri çocuk oluyor ya da garson ile müşteri…Evde çığlık çığlığa koşturmalarını, oyun kurup bizi de dahil etme çabalarını (bazen odadan sepetlemelerini) seyretmek inanılmaz keyifli. Sonra bir de bakmışız, bizsiz birbirlerine misafir olmalar, yatıya kalmalar başlamış…

Duru’yu ilk gördüğüm, kucağıma aldığım günü dün gibi hatırlıyorum. Hamileyken neredeyse gün aşırı Duru ve Sanem’i görmeye gittiğimi, görmemiş anne hevesiyle Zeynep’e aldıklarımı Sanem’e gösterdiğimi…
Ve nihayetinde akşam birlikteyken ve hiçbir belirti yokken, gece doğum yaptığımı duyunca Sanem’in şaşkınlığı gözümün önünden gitmiyor.

Günler hatta yıllar inanılmaz bir hızla akıp gidiyor. Bir taraftan kuzucuklarımız sağlıkla, huzurla büyüyor, annelik her geçen gün daha zevkli ve keyifli oluyor diye düşünürken bir taraftan da bu günlerin geçip gittiğini ve bir daha geri gelmeyeceğini düşünmek tuhaf bir hüzün veriyor. Belki de anlamsız iş yoğunluğumuz nedeniyle doyasıya yaşayamadığımız günlerin burukluğudur hissettiğim.

Offf. Nerden nereye…Kısa ve keyifli bir yeni yıl yazısı yazayım diye başlamıştım, sonunu yine yakınmaya bağladım. Yakınacak bir şey de yok esasında. Tamamen tercih meselesi. Ya da mevcut düzeni yıkıp, yeni kararları / tercihleri uygulayacak cesaret meselesi…

Bu konu daha çok laf götürür. En iyisi herkese tüm sevdikleriyle sağlıklı, huzurlu ve mutlu yıllar dilemek…

İyi ki varsınız canım kızım, canım eşim ve tüm sevdiklerim…

28 Aralık 2009 Pazartesi

yeni yıl partisi...

Cmtesi günü sevgili Iraz ’ın çocuklar için düzenlediği yılbaşı partisine katıldık. Geç cevap vermemiz nedeniyle hediye çekilişine katılamasak da Zeynep’le İrem birbirini çekmiş gibi karşılıklı hediyeleştiler. İkisi de hediye alma-verme işini pek sevdiler.

Almış olduğumuz kitabı evde paketlemeden önce bir güzel okuduk kızımla. (İkinci el hediye için özür dileriz İremciğim.) Sonra keyifle hediye paketi yaptık birlikte. Hatta hızımızı alamayıp, babasının yeni kitabını da (tam ortasındayken uçakta unutup bitiremediği ve bulamadığımız için tekrar alamadığımız kitabı şans eseri bulmuştum İrem’e hediye almaya gittiğimizde) paketledik. Böylece hiç yoktan babasına sürpriz bir hediye verme şansına da erişecek hanımefendi. Sonra ne oldu dersiniz, İrem’in paketini açmak için tutturdu. Tekrar okuması gerekiyormuş. Dolduruşa getirip, paketi ortadan kaldırıp unutturmasam, aynı sahneler baştan yaşanacaktı.

Neyse, partiye gelecek olursak; kalabalığa karışma konusunda yine sıkıntı yaşadık. Nedense ara ara böyle geliyorlar bizimkine. Bir utangaçlık, sıkılganlık hasıl oluyor ve kucağımdan eteğimden bir türlü ayrılmıyor. Aktivitelere katılmak, kendini sevdirmek, sorulan sorulara cevap vermek istemiyor. Aslında çok da izole büyümüyor bence. Hemen hergün, market, fırın, park gibi farklı insanların olduğu kalabalık ortamlara girip çıkıyor ama tabii oradaki iletişim çok kısıtlı. Bir iki dakikalık ayaküstü konuşmaların ötesine geçilmiyor. Partideki tutumunu babaannesi ile de konuştuktan sonra babaannenin bir süredir ara verdiği eş dost, akraba ziyaretlerine en kısa zamanda başlamasına karar verdik. Biz de ailecek akşam gezmeleri sezonunu açıyoruz. İhmal ettiğimiz yakın zamanda evlenen ve çocuk sahibi olan ama bir türlü hayırlı olsuna gidemediğimiz kim var kim yoksa bu bahane ile gönüllerini alalım istiyoruz. En kısa zamanda liste yapmalıyım.

Partiye tekrar gelecek olursak, hediyeler, ortam, müzik, aktiviteler her şey ama her şey tam çocukların isteyeceği gibi düzenlenmişti. Iraz’ın ve tüm emeği geçenlerin ellerine sağlık. İrem ve Zeynep Rüzgar’ın oyun odasında bir güzel oynadılar, eğlendiler. Karşılıklı hediye alıp vermenin keyfini tattılar. Sarılıp öpüştüler, el ele tutuştular. Gerçekten çok ama çok şekerdiler. Veee tabii ki iki koca kadın bir fotograf makinesi getirmeyi beceremediğimiz için ilk yılbaşı partimizde görsel açıdan güme gitmiş oldu. Bu konuda da bizimkilerin göründüğü birkaç kare eline geçerse diye Iraz’dan yardım talep edeceğiz. Olmazsa arşivden bir şeyler atarız artık buraya.

Şimdiden Zeynep kuzusunun doğum günü partisi için heveslenmeye başladım. Katılacaklara ufak tefek bir hatıra ile teşekkür etmek istiyorum. Var mı önerisi olan. Sanırım yine en güzel hediye kitap olacaktır.

24 Aralık 2009 Perşembe

fotograf etkinliği...

Yılbaşı çekilişi için tebrik kartı hazırlama aşamalarımızı resmetmeye çalışırken, fotograf makinesini Zeynep'e kaptırınca ortaya aşağıdaki görüntüler çıktı.
İyi ki de kaptırmışım. Bence çok güzel kareler olmuş. Küçük elleri, topicik parmaklarıyla biraz flu çekmişse de kesinlikle yayınlanmaya ve hatırlanmaya değer bence.İşte,

makinayı kaptırdığım an...


oyuncak dolabımız...


kadim dostumuz ve bu aralar favorimiz süngerbob karepantolon...


gece- gündüz aktivitemizden kalanların bir kısmı...

Bizim yıllardır heveslenip bir türlü başlayamadığımız fotoğrafçılığa Zeynoş el atmazsa bizim birşey becerebileceğimiz yok anlaşılan. Aferin kızıma...

18 Aralık 2009 Cuma

hediye adaşlığı :)

Montessori grubunda daha önce de yaptığımız hediye çekilişinde bu yıl Zeynep Ekin kuzusuna adaşlarının isabet etmesi bizim için hoş bir sürpriz oldu.
Çekiliş sonucu bize hediye gönderecek arkadaşımız Ekin, biz ise Zeynep Gülce’ye hediye göndereceğiz.

Açıkçası başlangıçta Zeynep hediyeleşmeye pek de hevesli görünmüyordu. Şimdiye kadar sadece kendisine hediye alındığından ve hediye vermeyi bilmediğinden sanırım. Sonra güzel bir şekilde neden böyle birşey yaptığımızı anlatınca, biraz daha benimsedi sanırım. Şimdi nasıl hediye alıp kart hazırladığımızı dilinden düşürmüyor, hatta sağdan soldan bulduğu ufak tefek oyuncak, fotograf vb. şeyleri babaanne ve dedesine hediye ediyor.

Bu haftasonu da birlikte yakın çevremize tebrik kartı hazırlayalım ve gönderelim istiyorum. Bakalım küçük hanım bu önerimi nasıl karşılayacak. (malzemeler için kırtasiyeye gitme kısmına bayılacağına eminim.)

gelelim hediyemize...
Hediyemize karar verirken Gülce’nin blogundan yardım aldık. Bir süredir arayıp bulamadıkları, sonunda evde kendi yaptıkları marakastan bahsediyordu Emine. Biz de müzik aletleri setinin hem keyifli hem de işlerine yarayacak bir hediye olacağını düşündük. Zeynep’te de ritm aletleri seti var ve elimize birer tane tef ya da marakas alıp ara sıra karşılıklı gürültülü bir şekilde hoplar zıplarız.(ne yazık ki dans etmeyi ikimizde pek beceremiyoruz)

Hediyemizi alalı iki hafta kadar olsa da ancak geçtiğimiz akşam tebrik kartını hazırlayabildik.



Fon kartonuna önce Zeynoş’un gülen yüzünü ekledik, sonra da ben her zaman ki yeteneksizliğim ile kutlama mesajlarımızı yazıp gerisini Zeynep’e bıraktım. Kendince o da mesajlarını yazıp, resimlerini yaptıktan sonra aklımıza çıkartmalarımız geldi. Dora boyama kitabından çıkan çıkartmalar ile de geri kalan kısımları süsledik.



Kart tam istediğim gibi olmasa da tahmin ettiğimden iyi oldu. Sonra da fotoğraflama ve paketleme…

Şimdi Zeynep de heyecanla Ekin'den gelecek hediyeyi bekliyor...

3 Aralık 2009 Perşembe

açık hava bayramı...

Uzuuunca süredir beklediğimiz Çandar-Avcıoğlu buluşması nihayet gerçekleşti. Bayramdan haftalar önce gerek hava durumu gerekse domuz gribi tahminleri ile planlar yapmaya çalışmıştık. Önce Avcıoğulları Ankara’ya gidiyordu. Sonrasında ise Adana’da havanın 20C ve üzeri seyredecek olması, Çandarların Adana’ya gelmesine sebep oldu.

İyi ki de gelmişler. Saatlerce açık hava koşturan Ela ve Zeynep’in neşesi ve keyfi görülmeye değerdi. Koca bebek babalar ise play station’da saatlerce parmak aşındırdılar.

Bayramın ilk günü öğleden önce, Zeynoş’un “dünyanın en büyük parkı” dediği merkez parka gittik. Park güzel, geniş, rahat olmasına rahattı amma, duyan gelmiş modunda, ve “öteki Adana’nın” egemenliği altındaydı. Neyse ki tatsız bir olay yaşanmadan sadece işin keyfini sürerek atlattık park faslını.





İkinci gün büyük nine ziyaretine gittik ablam ve kızlarla. Dönüşte oto koltuklarında kestiren kızlardan fırsat birer kahve içelim dediysek de, abla kardeş kahve sefamız henüz kahveler yarıya gelmeden ufaklıkların uyanması ile son buldu.

Oradan da ver elini Doyum! 01 Doyum’un yeni yerine ilk kez gittim. Zeynep daha önceden babası ile gittiğinden benden deneyimli idi. Oyun parkının hemen dibine kurdurduğumuz masamız ile neredeyse oturduğumuz yerden çocukları salıncakta sallayabilecek gibiydik. Böylece onlar oyuna doydu, biz de rahat rahat yemeklerin tadını çıkardık. Zeynoş yine az lavaşlı dürümünü (soğanlı ve salatalı) sonuna kadar yiyerek aslında canı istediğinde pekala kendi kendine, peşinde koşturulmadan yemek yiyebildiğini ispatlamış oldu. Normal şartlarda Zeynep’in iki katı hızla ve üç katı miktarda yemek yiyebilen Eloşcuğumun ise Adana mutfağı ile pek arası olmadığını keşfettik.





Doyum’un hızlı servisi, birbirinden lezzetli kebapları, bahçe ve oyun parkının rahatlığı, ortalıkta gezinen güvercin, tavşan ve muhabbet kuşları gayet memnuniyet vericiydi. Daha güzel tarafı ise pırıl pırıl lavabosu ve klozetteki değişebilir hijyenik naylondu. (Henüz tuvalet eğitimini yeni tamamlamış ve sağda solda bu işi nasıl becereceğinizin acemisiyseniz bu gerçekten önemli bir kriter haline dönüşüyor)
Çocukla gidilesi mekanlara derhal ekliyorum 01 Doyum’u!

3. günün sabahında ise Zeynep’in hatırlatması ile kahvaltıda Tahta Masa’daydık. Kızlar yine parkta bol bol oynadılar. Yalandan bir kahvaltı yaptılar. Ama güneş ve temiz hava onlar için çok daha faydalıydı bence. Pek üstelemedik denilebilir. Biz de dönüşümlü olarak onlarla ilgilenip, manzaranın ve çaylarımızın tadını çıkardık.

Açık havada bağımsız koşturma faaliyetleri dışında, Ela ve Zeynep’in birlikteliklerinin çoğu inatlaşma ve oyuncak çekiştirme ile geçti. Ablam ve ben duruma bakıp, bir yaş arayla iki çocuğa sahip anne olmadığımıza şükrettik. İkinci çocuk konusunu tekrar değerlendirip, kıskançlık sendromlarının her ikisi için de kaçınılmaz olduğuna karar verdik.

Her ne kadar sürekli bağrışıp kapışsalar da (ki ben Zeynep’i hiç bu kadar sinirli ve agresif görmemiştim) zaman zaman el ele tutuşup “bize bakın, biz ikiziz” diye de takıldı küçük cadılar. Zaten her gören de birbirlerine benzetiyor kızları. Tekilken o kadar tatlı, sempatik ve pozitifler ki, ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü ağız tadıyla kızamadık. Ben bir ara Eloş’un kötü polisi oldumsa da, pek de etkin olamadım tabii.

Öğleden sonra Çandar’ları yolcu edip yine büyük nine ve kuzenlere ziyarete gittik. Berfin ve Mirkan’la coşan Zeynoş’umun sesi taa parktan eve kadar geliyordu. Minnoş çok koşturdu oynadı, öğle uykusuna da yatamayınca akşam 6-7 gibi arabada uyuklamasıyla sabahı buldu.

Bayramın son günü de anne – baba- Zeynep tahtalı parkta takıldık. Çayımızı yudumlayıp, gazetemizi okurken bizimki de kumda stres atıyordu.

Uzun lafın kısası, neredeyse tüm bayramı muhtelif parklarda geçirdik denilebilir. Adana’da olmanın, sıcacık güneşin, temiz havanın nimetlerinden doyasıya yararlandık.



Bizimkilerin kazasız belasız gidiş dönüşleri ve birlikte geçirdiğimiz güzel zamanları bir kenara koyacak olursak, kuşkusuz bayramın en güzel tarafı her sabah “ anne tatil mi” diye soran kızıma ağzım kulaklarımda evet diyebilmekti.

16 Kasım 2009 Pazartesi

keyifli bir haftasonu...

Domuz gribine yakalanmamaya çalışarak gidip döndüğüm iş gezilerinden sonra, kızımla dolu dolu geçen bir haftasonunun rehavetindeyim hala.

Cumartesi sabahı çekirdek ailece ettiğimiz kahvaltı ve evde ufak tefek oyun ve faaliyetlerimiz sonrası kendimizi parka attık kızımla. Uyanık bir girişimcinin iyi ki de akıl ettiği küçücük büfeden aldığım çayım ve taburemi gölgeye çektirecek kadar parlak ve sıcak bir güneş eşliğinde (bir gözüm kumda oynayan minnoşumda) uzun uzun gazete okudum.
Zeynoş baştan aşağı kumlara belenip, kovadan kürekten sıkılınca koşturmaca, kaymaca, sallanmaca faslına geçtik. Havanın da bozmasına yakın ilk yağmur taneleri ile eve kendimizi attık. O kadar çok çamurlu ve kumluyduk ki, neredeyse apartmanda soyunduk diyebilirim.
Uzun güzel bir uyku çekti kuzucuğum. Ben de yeni başladığım kitabım ve kahvemin tadını çıkardım. Öğleden sonra kurt gibi acıkmış kızımın iştahla yediği tavuk ile daha da keyiflendim doğrusu. ( Bu aralar mönümüz çeşitleniyor gibi, taze fasulye, kabak, tavuk, çeşitli çorbalar...) Akşamımız da yine faaliyet, kitap ve oyun ile geçti gitti.

Pazar sabahı ise İrem ve Seher’e kahvaltıya davetliydik. Kızlar kendi performanslarını epey aşarak yaptılar kahvaltılarını. (İkisi de yemek konusunda mız mız olduğundan güne böyle başlamak çok güzeldi) Biz ise içmeye çalıştığımız birkaç fincan soğuk çaydan sonra keyif çayı mevzuundan vazgeçtik. Kahvelerimizi içip, parka doğru yola koyulduk. Parkta yeterince kudurduklarına kanaat getirince, gezi trenine oradan da nehir kıyısındaki çay bahçesine geçtik. İrem ve Zeynep, gözlemelerin yarısı mideye yarısı ördeklere yaklaşımı ile yine geçer not aldılar bizden. Sonrası, tavşan yakalama, tavuk kovalama vs. vs.
Dönüşte yorgunluktan yürüyecek halleri kalmamış nazlı veletler belimizi kırdıysa da oldukça keyifli saatlerdi. hem onlar kurtlarını dökmüş oldu, hem de biz laflama fırsatı bulduk. Fazla plan program yapmadan ( ki ne zaman niyetlensek bir problem yüzünden programlarımız iptal oluyor) daha sık bir araya gelme ümidiyle ayrıldık.

Dönüşte, yolda çektiği uykuyu yeterli bulan Zeynep, hala gezmeye doyamamış bir vaziyette parka mı gitsek diye dolanıyordu evin içinde. Hasta olan Berfin ablası ve Mirkan abisine de gidemeyince, akşamüstü babaanneyi de alıp, Güneş halayı ziyarete gittik. Çay kahve, kurabiye-poğaça derken akşamı ettik beraberce. Yolda yine uyuyakalan minnoşum, sabaha kadar neredeyse kesintisiz uyuyarak attı günün yorgunluğunu.

Birlikte geçirdiğimiz iki güzel gün sayesinde sanırım, bu sabah neredeyse hiç mızmızlık etmeden hazırlanıp çıktık evden. Neşesi ve mutluluğu gerçekten gözlerinden taşıyordu.

Asansördeki şu cümle ise ağzım kulaklarımda işe gelmemin sebebi oldu.
-Çok mutluyum annecim, babacım. iyi ki varsınız…

Daha ne diyeyim bilmem ki!

10 Kasım 2009 Salı

mimlendik...

Seher ve İrem bizi mimlemiş. Ben bu blogda kendimden çok Zeyneple ilgili detayları paylaşmayı tercih ettiğimden mim'i biraz kırparak Zeynoş'a uyarladım.Buyrun okuyun bakalım...

Dolabını açtığında hangi renkler daha fazla?
Tabii ki pembe. Her ne kadar kız çocuk pembe giyer takıntım olmasa ve hatta arada erkek reyonundan alışveriş yapsam da, hediye olsun, mecburiyetten olsun pembe tonları her zaman önde oluyor.

Alışverişe gittiğin(iz)de hangi mağazaya uğramazsan olmaz?
Zara, Çocukistan (Andy Wove sattığı için), Ceylan ve LCW minnoşun gardrobunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bir de kitapsan! Ben de bir kırtasiye düşkünü olduğumdan mutlaka karton, boya, makas vb. malzeme sık sık alırız. Uzun uzun kitapları inceleriz.

Asla giy(dir)mem dediğin kıyafetler?
Yakışmadığını ve gereksiz yere cinsel kimlik yüklediğini düşündüğümden gelinlik! Çocuk çocuk gibi giyinmeli bence! Küçücük çocukların kuaförde saatlerce saç yaptırıp, bir de üstüne makyaj yapılıp böyle giydirilmesi benim içime sinmiyor.

Fiyatları gereği ulaşılması zor yabancı markalardan en beğendiğin?
Her beğendiğimizi alamasak da özellikle sezon sonlarında (bir sonraki yıl giydirmek üzere) Zara’ya ve Andy Wove satan yerlere mutlaka uğrarım.

En fazla yatırım yaptığın sektör?
Kitap! Taa hamileyken almaya başladığım Behrengi’ler, Sevdalı Bulut’lar kütüphanemizde Zeynoş’un büyümesini bekliyor. Güzel bir çocuk kitabı gördüğümde yaş grubu ne olursa olsun dayanamayıp alıyorum. Pişman mıyım? Asla! Evdeki kitapkurduma az bile…

"Kitap, film, spor" hangisini diğerlerinden daha çok yapıyorsun?
Gerçek bir kitapkurdudur kendisi. 6 aylıkken oturabildiği ilk günlerde eline tutuşturduğumuz kitaplardan beri, hepsinin hakkını tam olarak vermiştir. Film derseniz, Calliou ve Arthur sever. Spora gelince, çok atletik ve hareketli değildir, misal kuzeni Ela’ya göre daha hanım hanımdır, sakindir, temkinlidir. Lakin parktaki tüm spor aletlerini mükemmel bir şekilde kullanabilir, hala çok esnektir. (ayaklarını uzatmış otururken tam iki kat olup başını ayaklarının üzerine koyabilir.)

Dışarıdayken yemek yemeği en çok tercih ettiğin(iz) yerler?
Balık için Narlıkuyu, Altan
Kebap için Doyum
Hızlı yemek ve hızlı balık için Roka
Hava almak için Tahta Masa

Bloğuna Neden Bu İsmi Verdin?
Hayatımın en güzel, en anlamlı, en paylaşılası günleri Zeynepli günler olduğu için

En Son Satın Aldığın Garip Şey Nedir?
Pilates topu ve matı. Yaz sonunda Zeynep’in Adana’ya dönüşü ile ara verdiğim sporumu evde yaparım diye düşünmüştüm.
Ama kargo paketi 1,5 aydır geldiği gibi bagajda duruyor.

Şeker Gibi Olduğum Anlar?
Sabah ilk sorusu “Anne tatil mi?” olan kızıma evet diyebildiğim anlar…