29 Aralık 2012 Cumartesi

İki ayrı dünya

Yılın sonuna geldik ben ancak not düşebiliyorum tarihe...İki ayrı cüce, iki ayrı dünya demek benim için.

Zeyno'nun okul tam gaz gidiyor. Herşey yolunda, öğretmenimiz ve okulumuzdan çok çok memnunuz. Yeni açıldı, tecrübesizlik sorun yaratır mı derken, butik okulumuzun samimi ortamı herşeyin önüne geçerek bizi fazlasıyla tatmin etti. Ufak tefek aksaklıklar var tabii ama diğer okullarla ilgili duyduklarımın yanında solda sıfır kalır.

Ödevlerin okulda yapılıyor olması bulunmaz nimetmiş, en azından akşamları kısıtlı zamanımızda bunun için didişmek zorunda kalmıyoruz. Hafta sonları da odasına gidip kaşla göz arası bitiriyor Zeynep'im ödevlerini. Zaten okula başlamadan çok uzun zaman önce sular seller gibi okur olduğundan şimdilik el yazısı dışında bir atraksiyon yok hayatımızda.

Öğretmeni derste sıkılmaması için ekstra yazma sayfaları ya da okuması için kitaplarla takviyeler yaptığı için henüz derste sıkılma gibi bir sorunu olmadı.



Okulla birlikte ayrıca bir haller oldu kızıma. Daha asi, bitirim birşey oldu çıktı. Beş beş cevap veren, biraz çok bilmiş, biraz ukala ama hala çok zarif, çok kırılgan. Çoğu yetişkinden daha keyifli sohbeti olan, dünyaya ve çevresine duyarlı bambaşka birşey Zeynom.

Bu arada Ateş oğlan 4 dişli kımıldak bir canavar artık. 9. ayı dişsiz bitirip 10. ayda bir hafta arayla 2şer diş çıkararak arayı kapattı. Ek gıdayla arası iyiydi, dişlerle birlikte daha da güzel yer oldu. Allahım kaşığı uzatunca kendiliğinden ağzını açan çocuk ne büyük nimetmiş. Sakın bozma oğlum gözünü seveyim.

Amma velakin, uykular hala hale yola girebilmiş değil. Her ne kadar 20- 20:30 gibi uyuyarak bana nefes alacak biraz zaman tanısa da, sabaha kadar sayısız defa uyanarak geceyi alt üst etmekte çok başarılı. Aman ne yapalım, önünde sonunda birgün uyuyacak, canı sağolsun oğlumun. (Hadi olikom göreyim seni yüzümü kara çıkartma)

10. ayın başlarında bağımsız ilk adımlarını attı olili. Artık paytak yürüyüşlü bir hobbit var evimizde. Oyuncu mu oyuncu, cilveli mi cilveli, kendini illa ki sevdiren, herkesin yüzünde bir gülümseme uyandırabilen, şeytan tüylü kumral olim. Henüz anlaşılır bir kelime söylemese de ıhh, bıhh, da, de diye diye her istediğini çok güzel anlatıyor.


1 yaşına sayılı günler kala, ne çabuk büyüyorsun be oğluşum demekten alamıyorum kendimi.


11 Ekim 2012 Perşembe

Oli geldi...


8 şubatta hadi bakalım gelsin artık Ateş kuzum da şenlensin ortalık demişim.
İşte o gece oğluşum tamam geliyorum dedi sabırsız annesine.

Akşam yatmadan önce hafif bir bel ağrım vardı ama son zamanlarda çok sık olduğundan dert etmemiştim. Gece birkaç defa rahatsız olup uyanmıştım ki 3 civarında hafif bir kanamam da olunca Selçuk Bey’le telefonlaşıp hastaneye yollandık. Kontroller, hazırlanma vs. derken ameliyathaneye girivermiştim bile.

Saat 6 gibi güzel oğlum kollarımdaydı.
 
ilk saniyeler...
 
4370g ağırlığında dünya güzeli pembiş oğlumun doğumuna tanık olmak harika bir histi. (Keşke Zeynep’in doğumunda da genel anestezi yerine epidural tercih etseymişim. Tecrübesizlik işte, nedense korkmuştum o zaman.) Ah o koku, o koku yok mu, hala mis gibi burnumda.
 
pembişim, yumuş gözlüm
 
Odaya çıkıp bir güzel emzirmiştim oğlumu. Zeynebimin kardeşiyle ilk karşılaşması, şaşkınlığı, mutluluğu inanılmazdı.   İlk gecemiz sorunsuz geçmişti, ertesi gün ben de epey toparlanmış, ayaklanmıştım. Tatlı kuzum ne kadar sakin ve huzurluydu. Hastaneden çıkmadan önce Ateş oğlum sünnetini de olup, eve gitmeye hazır hale gelmişti.

Abla - kardeş ilk karşılaşma

Oli’ye (namı diğer Atos’a) dair notlar/ milatlar:
  • Mayıs ayı ortasında işe başlayana kadar oğluşumla baş başa olmanın tadını çıkardım. Evde yardım edecek birileri de olunca sadece dinlenmek ve oğluma vakit ayırmak inanılmaz güzeldi. Benim rahatım ve huzurum oğluma da yansıdı sanırım.
  • İlk aylarda gecede en fazla 2-3 kez uyanıp, emip geri uyuyan dodili işe başlamamla uyanma sıklığını artırdı, sabah ezanıyla ayaklanır hale geldi.
  • Doğduğu an itibariyle dimdik olan saçları birkaç ay sonra uzama ve dökülme neticesi ancak yatay pozisyona geçebildi.
  • Tosuncuk doğmasına rağmen kilo alımı durunca, mama takviyesiyle devam etti. Memeyi bırakmaya hiç yeltenmedi, hatta gün geçtikçe daha da memeci oldu.
  • Bebek reflüsü oldu, 5. ay gibi geçti.
  • Gazını kendi çıkarma konusunda inanılmaz azimli, gayretli bir bebekti. Ne yapar eder, dakikalarca uğraşır, pıtır pıtır gazını çıkarır sonra rahatlayıp uykuya dalardı. Bu kadar gaz buncacık bebekte nasıl oluyor diye sorduracak kadar çok pırtlardı. 3-4 ay gibi gaz sorunu tamamen bitti
  • Haziran sonu gibi (4,5 aylık) kafasını yere dayayıp totosunu havaya dikme metodu ile emekleme çalışmalarına başladı ve kısa süre sonra dört ayak üzerinde yaylanma aşamasını da geçip jet hızıyla emekler oldu.
  • Ağustos ayı başında (yaklaşık 6.ay) park yatakta tutunarak ayağa kalkmayı keşfetti ve hacıyatmazlığın doruklarına o an itibariyle ulaştı. Kısa süre sonra sıralayarak gezmeye başladı.
  • Emmeden uyumaz hale gelen dodikus, gündüzleri toplam bir saati bulmayan performansı ile babaannesini fena yordu. (yormaya devam ediyor)
  • İlk sözleri – da da di da da oldu. (ağustos sonu)
  • 7,5 aylıkken gel gel yapmayı öğrendi. 
ekşi kokulu poaça ayaklar
 
Bugünlerde ise;
  • Çoğunlukla güleç ve huzurlu bir bebek olan Olili, bir tek çok acıkınca delirir.
  • Sabahın kör karanlığında bana, babasına ve yatak başlığına tırmanarak yatağımızda fır dönmeyi çok sever.
  • En çok Zeynep’e güler, onu gördüğü an gözlerinin içi parlar.
  • Zeynep’in odasına bayılır, lunaparka girmiş gibi olur, ne tarafa gideceğini şaşırır.
  • Kim olduğu pek fark etmez, ayakta gördüğünün kucağına gider.
  • Kucakta gezme, sallama, pışpışlama hiçbir metotla uyumayı bilmez. Son noktada bayılarak uyur.
  • Müzik sesi duyduğunda oturduğu yerde ileri geri sallanarak eşlik eder.
  • Kucakta sabit duramaz, sürekli kendi ekseni etrafında döner ya da tırmanır.
  • Elleri ve ayakları olması gerekenden azıcık büyüktür. (Billur hanımın tahmini min. 44)
  • Oyuncakları ile dakikalarca oynar, park yatağın içinde kırk takla atar.
  • Tv ünitesinin altındaki decoder, receiver vb. muhtelif elektronik ekipman ve kablolarını kurcalamaya bayılır.
  • Ek gıdalarını çoğunlukla sorunsuz yer.
Bu arada Zeynoş ne yaptı dersek, tam da kendinden beklenileni.
Akıllı kızım, güzel kızım çok çok güzel idare etti içinde bulunduğu durumu. Daha iyisini hayal bile edemezdik. Kızdığı, üzüldüğü, kıskandığı durumlar tabii ki oldu, sonuçta beş yaşında bir anne kuzusu o da. Ama kardeşine olan sevgisi ve bizim de çabamızla travmasız, kavga gürültüsüz atlattık o günleri. Bir de üstüne üstlük 4+4+4'e yakalandı kuzum. Tam 66 aylık okula başladı. İyi ki de başlamış minnoşum, çok keyifli, coşkulu gidip geliyor. Ödevler biraz sıksa da okulunu, öğretmenlerini çok seviyor ve mutlu. En önemlisi de buydu zaten bizim için.Okullu Zeynep'imin detaylarını daha sonra yazacağım.


Dün eski postlarımın bir kısmını okudum ve kesinlikle daha sık yazmam gerektiğine karar verdim. İlerde okuduğumuzda "Evet yaa, bunları yaşamıştık" diyebilelim, çocuklarımın bebeklik ve çocukluk günlerini, güzelliklerini unutmayalım diye tarihe düşülen notlar bunlar...

8 Şubat 2012 Çarşamba

son 5...

Yarın ki NST sonrası alıkonmazsam pztesi Ateş oğlumuza kavuşuyoruz.

Çantam hazır, kuzulu bebek şekerlerimiz geldi. Sinem Kobaner'le doğum fotografları için anlaştım. Aklıma gelen başka birşey, bekleyen bir işim de yok zaten şu aşamada.

Gerisi beklemeye kaldı. Zeynep'im o kadar heyecanlı ki abla olacağı için. Hatta bu sabah kardeşi biraz büyüdükten sonra bir bebeğimizin daha olmasını istediğini söyledi. Umarım evdeki hengame fikrini değiştirmesine neden olmaz. O kadar sevgi dolu ve duygusal bir çocuk ki kuzum, olumsuz etkilenecek diye ödüm kopuyor.

Neyse ki, geçtiğimiz bir haftayı Leyla, Ela ve ablamla geçirince başına ne geleceği hakkında net bir fikri oluştu. Sık sık ağlayan, devamlı meme ve kucak isteyen ama bir o kadar da dünya şirinesi ufak bir yaratıkla muhatap olacağımızı biliyor en azından.

Okumayı iyica ilerletti. Bir yetişkin hızında okuyor diyebilirim. O kadar çok ilgisini çekiyor ki okumak, sokakta, gazetede, tv'de gördüğü herşeyi okumadan duramıyor. Resmen kayan altyazıları takip eder oldu. Böyle olunca da hava durumundan maç sonuçlarına kadar her bir şeyden haberdar. Abuk subuk şeylerle muhatap olmasın diye dikkat etmeye çalışıyoruz.

Hadi bakalım gelsin artık Ateş kuzum da şenlensin ortalık.

22 Ocak 2012 Pazar

geri sayım başladı

Artık geri sayım başladı.
Son 3 haftaya girmiş bulunuyorum. Oğlumuzun muhtemel geliş tarihi 10-15 Şubat. Şimdilik 13 şubat'a randevumuzu alıyoruz. Şubat'ın ilk haftasını tamamlasın da sonra ne zaman isterse gelsin. Zeynep'im gibi onun da kendi istediği, hazır olduğu tarihte doğmasını çok isterim.

Cuma günü itibariyle izne de ayrıldım, gerçi evden halletmem gereken ufak tefek bazı işlerim kaldı ama olsun, sabahın karanlığında kalkıp, bu soğukta sokağa çıkmayacak olmak bile başlı başına mutluluk kaynağı.

Birkaç gün sonra ablam, Ela ve Leyla burada olacak. Kızları birlikte okula gönderip evde Leyla ile takılmayı, ayağımızı uzatıp lak lak etmeyi, bebek şekeri ve ıvır zıvır bakınmayı planlıyoruz. Umarım oğluş bir sürpriz yapıp ortalığı telaşe vermez. Baba adayı Brezilya'dayken böyle bir curcunaya düşmek istemem.

Çantam hazır, bebeğimizin odası, eşyaları hazır, tek hazır olmayan oğlumuzun ismi. Nazım ve Ateş baştan beri gündemde olan isimler. Sanırım son anda karar vereceğiz.

Hadi bakalım oğlum, 15 gün daha sabret...

2 Aralık 2011 Cuma

Herşey yolunda...

28. haftayı tamamladım. Kendimi çok iyi ve sağlıklı hissediyorum. Mide yanmalarım ve aldığım 11 kilo dışında bir şikayetim yok diyebilirim. 29 kasımdaki son doktor kontrolümüzde her şey yolundaydı. Oğluşum yaklaşık 1500 gr ve 39 cm olmuş. Gelişimi gayet iyi. Ben de son 1 ayda sadece 1,5 kilo almayı başarmışım. Artık daha çok protein ve kalsiyum ağırlıklı beslenmeye çalışıyorum.

Bu arada ablamın ani ve tantanalı doğumu ile güzel Leyla’mıza kavuştuk. Ah o koku yok mu o koku. Bir an önce oğluma kavuşma isteğimi öyle depreştirdi ki. Leyla'nın doğumu sonrası Ankara'da geçirdiğim 5 gün benim için hem hazırlıklarımlarımdaki eksiklikleri farketmem hem de bebek bakımındaki acemiliğimi atmam adına güzel bir süreç oldu .

Zeynep kuzusu rutin hayatına devam ediyor. Ortalama bir çocuk kitabında yer alan bir çok kelimeyi okuyabildiğinden daha önce okumadığımız kitapları da okuyup anlayabiliyor artık.

Okuldaki öğretmenleri ile yaptığım son görüşmelerde duyduklarım harikaydı. Resim konusunda yetenekli olduğu ve desteklenmesi gerektiğini söyledi sınıf öğretmeni. Çocuk ve sanatla ilgili birkaç kitap aldım, daha önce okuduklarımı da tekrar gözden geçireceğim. Farklı boyalar,boyama zeminleri temin etmeyi düşünüyorum en kısa zamanda.

Drama öğretmeni ise kaba motor becerilerinin, esnekliğinin çok iyi olduğunu, boy avantajını kullanarak, voleybol, yüzme gibi alanlarda başarılı olabileceğini söylediler. Bilen birilerinden bu tür yönlendirmeler almak insanın önünü açıyor. Bakalım bizim kuzu tercihini ne yönde kullanacak.

Önümüzdeki yıl ana sınıfına başlayacağından yılbaşından sonra okul kararımızı yavaş yavaş netleştirmemiz gerekiyor. Bu konuyu çok da dert etmiyorum açıkçası. Sanem'in önerdiği, onunla aynı okulda çalışan ve Zeynep'in dönemine denk gelecek öğretmen arkadaşı ile tanışmayı planlıyorum. Etrafımdaki her anne-baba gibi biz de özel okul-devlet okulu ikilemindeyiz bu aralar. Her ikisinin de artı ve eksileri arasında gidip geliyoruz. En önemli kriterim Zeynep'in de seveceği, içindeki öğrenme coşkusunu köreltmeyecek, okula olan sevgisini koruyabilecek, işini ve çocukları gerçekten seven bir öğretmen bulabilmek.

18 Ekim 2011 Salı

Zaman, heyecan...

Yine oldukça uzun bir ara olmuş. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini hatırlatan öylesine çok şeyle karşılaşıyorum ki şu aralar, neredeyse paniğe kapılacağım.

Küçük kızım gözle görülür bir hızla büyüyüp değişiyor. Kreşte geçirdiği zamanı, orada yaptıklarını, arkadaşları ve öğretmenleriyle paylaşımlarını öyle güzel anlatıyor ki! Ne güzel, artık onun da ailesi dışında ilişkileri ve sosyal çevresi var.

Geçtiğimiz yıl başlayan Zeynep Bayram çılgınlığı bu yıl da son sürat devam ediyor. Kızımın en yakın arkadaşı adaşı ile inanılmaz güzel bir ilişkileri var. Birbirlerine toka, kitap hediye etmeler, haftasonu için sözleşmeler, aynı sayfayı birlikte boyamalar...Kavga ettikleri günün akşamı eve morali bozuk geldiği bile oldu minik kuzunun. En kısa zamanda aileleri de işin içine katacak bir haftasonu etkinliği ile bu güzel arkadaşlığı desteklemeyi planlıyoruz.

Bir diğer taraftan da aramıza katılmasına sadece dört ay kalan oğluşumuzun heyecanını yaşıyoruz. Özellikle Zeynep'in heyecanı ve sabırsızlığı o kadar belli ki.
İki lafın arasına kardeşi ile ilgili planlarını katmadan günü geçmiyor kızımın. Çok tatlı, ilgili ve sevgi dolu bir abla olacağına daha şimdiden eminim.

Tek çocuklu günlerimi ona daha fazla vakit ayırarak geçirmeye çalışıyorum. Akşamları günün yorgunluğuna ve zaman darlığına rağmen sadece bir iki kısa oyun oynayabilsek de hafta sonlarının mümkün olduğunca değerlendirmeye çalışıyoruz.

Hayatımızın epey şenleneceği önümüzdeki günlerde tatlı kızımın olumsuz etkilenmemesi adına danıştığımız bilirkişiler, mümkün olduğunca birlikte yaptığımız rutinleri bozmamamızı, mutlaka başbaşa zaman geçirecek şekilde organize olmamızı ve mümkünse en azından bebek doğana kadar onu kaygılandırmamak için konuyu çok fazla dillendirmememizi tavsiye ettiler.

Yaşayıp göreceğiz ne diyelim.

28 Kasım 2010 Pazar

özetlersek...

Neredeyse üç ay olmuş yazmayalı. Daha doğrusu yazamayalı. Nehir'in hikayesinden sonra yazılacak herşey anlamsız geliyordu bana.

Ama bir taraftan da Zeynebim büyüyor, değişiyor. O kadar çocuk gibi çocuk oldu ki, yani bu kadar olur. Onunla ilgili güzellikleri unutup gitmek de kızıma haksızlık olacak.

Bu yüzden en iyisi kısa kısa özetleyip not düşmek.

Laf ebesi:
- Annecim sen benim en iyi arkadaşımsın, sen olmasan ben bu dünyada ne yapardım!
- Babaanne seni sevdiğimi sakın unutma!
- Hadi oyun moduna geçelim...
- Mersi canım!

Teknolojik fırlama:
- Anne cebine bir hafıza kartı koysana!
- İnternet bağlantısı kesildi!
- Bizim en büyük çalarımız var mı? (MP3 çalar demek istiyor :)

İngilizce aşkı: (bu yıl başlayan Sinem öğretmenle tavana vurdu!)
- Hello everybody!
- See you later dede!
- what is this anne
- Great!
- Wonderful!
- sit down, stand up, jump up, run, stop, smil, cry happy, sad, ok, plane, train, car, bus, sunny, rainy, renkler, rakamlar, hayvanlar, kıyafetler...

Yemek çeşitlerindeki artış:
- Bezelye, nohutlu pilav, tavuk, pırasa, barbunya, muhtelif çorbalar, kısır, mercimekli köfte, domates...(okulumuz sağolsun)

Afacan erkek çocuklarının keşfi:
- tia tia vurdum seni anne!
- şimdi sen hırsız olacaksın, ben de polis olup seni hapse kapatıcam

Ve diğer unutulmaması gerekenler:
- Bir kız bir de erkek kardeş istiyor. (okuldaki ikizlere özenme)
- Okula koşa koşa hoplaya zıplaya gidiyor.
- Şahane fotograf çekiyor.
- Kitaplarını bir sayfa o, bir sayfa ben olacak şekilde okuyor/okutuyor.- Duru ile oynamak için can atıyor. (Resmen sayıklıyor)
- İnternette oyun oynuyor.
- Çocuk, çiçek, ev , ağaç, balina, denizaltı çizmeye bayılıyor.
- Deney yapıyor.


- Baleye hergün gitsin istiyor.


- Tasarım(!) yapıyor.

Dedim ya resmen çocuk oldu!

5 Eylül 2010 Pazar

Nehirim akıyor...

Sabah bu yazı nasıl geçirdiğimizi anlattığım post'u bloga eklemek için açmıştım bilgisayarı. Haftaiçi saftasonu farketmeksizin, hergün yaptığım gibi bilgisayarı açar açmaz ilk iş Nehir'ime bir bakayım dedim.

Ah güzel kızım, ah güzel meleğim... Nehirciğim akıp gitmiş buralardan. Ne söylenebilir ki, bu noktadan sonra kelimeler ne ifade eder ki...

Zeynepciğim ile aynı gün doğan, yaklaşık iki yıldır gün be gün takip ettiğim, iyileştiği zaman gidip sımsıkı sarılmak istediğim güzeller güzeli Nehirim...

İşte böyle anlarda cennet diye bir yerin varlığına inanmak istiyorum. Senin orada ilaçsız, iğnesiz, ağrısız sızısız, neşeyle varolduğuna inanmak istiyorum.

Tanıdığım en güçlü, en kararlı, en azimli anne Nehirim'in annesi. O kadar çok şey öğrendim ki ondan. Savaşmayı, direnmeyi, pes etmemeyi. Her zaman, her durumda kendini salıvermeden mücadele etmeyi.

Canım acıyor. Gözyaşlarımı durduramıyorum. İçimde kocaman bir boşluk, boğazımda kocaman bir düğüm var.

Annesine ve tüm sevenlerine sabırlar diliyorum...

6 Haziran 2010 Pazar

Emzirme Reformu

Blogcu anne bir Emzirme Reformu Manifestosu yayınladı. Ellerine sağlık blogcu anne!

Zaten başlangıçtan itibaren sütü az olan ben 2. ayın sonunda işe başlayıp, sadece sabah akşam emzirebilince Zeynoş'umu, 4. ayı zor tamamlayabilmiştik. Ev ve iş arası öğlen gidip gelemeyecek kadar uzak, işler de nedense bir buçuk saat erken çıkamayacak kadar çoktu. Neyse ki bugüne kadar kayda değer hiçbir sağlık sorunu yaşamadı güzel kızım. Yoksa işin ucunu buna bağlayıp epey bir hayıflanırdım.

Ama bir daha bebeğim olursa tüm şartları sonuna kadar zorlamaya kararlıyım. Birkaç aylık ücretsiz izin bile düşünebilirim o dönemde. Çalıştığım kurumun kurumsallığına ve bulunduğum pozisyona güvenerek bu konuda resmi bir karşı koyma ile karşılaşmayacağımı düşünüyorum. Gayri resmi tepkileri de bir şekilde göğüsleyebilirim.

Sonuçta,miniminnacık bir bebeği hayatta en çok ihtiyaç duyduğu şeyden ayırmak bu kadar kolay ve sıradan bir durum gibi algılanmamalı.

3 Haziran 2010 Perşembe

Zaman çok çabuk geçiyor.


Amma olmuş.

En son doğum kuzuşun gününde kalmışız iyi mi?
Ondan sonra neler neler olmuştu acaba?

Bir bakalım:

23 nisanın 3 güncük tatilinde kopup gelen Çandarlar:
Sabah kahvaltısında Tahta masa, öğleden sonra Pastabahçesi,
Ertesi gün Narlıkuyu, kalamar, karides, lagos,
Dönüşte babaların deniz sefası, anaların denize kaçan çocukları yakalama çabası,
Bolca park bahçe, çayır çimen, yeme içme,
Gubuş gubuş eloşum, canım ablam, sabah akşam PS'ye kapılmış kocalar!
Mutlu Zeynep,
Oh be!

Kreşte Anneler Günü öncesi kutlaması;
Sıkışık bir alan, bolca güneş, çokça çocuk, çokça anne
Huysuz Zeynep
Ama toparlacık eller tarafından yapılmış el emeği göz nuru bir sürü şahane hediye!

İlk portfolyo sunumumuz:
Yıl içinde yapılan faaliyetlerin öğretmenlerle birlikte anne ve babaya sunumu
Utangaç Zeynep
İtici Sammy
Bir sürü acaip güzel faaliyet

Servisle gidip gelmeye başlama:
Herkesten önce okulda olan, nöbetçi öğretmenle arkadaşlarını bekleyen kuzunun isyanı
8:30 servisinde yer bulunamaması
9:30 servisi ile gitmeye başlama
Babaanne ile sabah kahvaltıları,
Mutlu Zeynep,
Kızı aç kalmayacak diye mutlu babaanne

Başkaaaa, biraz İrem, biraz Duru, bu yaz ilk defa dondurma, nihayet listeye eklenen birkaç yeni tad, mızıldanmadan gidilen okul, bolca şarkı, bolca resim, bolca dans...

Zaman çabuk geçiyor...

19 Mart 2010 Cuma

Doğumgünün kutlu olsun güzel kızım...

Ayrı geçirdiğimiz üç günün sonunda Pazar günü nihayet kutladık minnoşumun doğumgününü.
Zeynep’in babaannesi yine döktürmüştü, tatlı tuzlu, sarma, salata derken gözlerimiz yuvalarından fırladı. Nitekim cümbür cemaat gelip gidip masadan bir şeyler tırtıkladık.

Her zamanki gibi en çok çocuklar eğlendi. İrem, Duru ve Zeynep üçüz olsalar bu kadar aynı boyda- ende belki olurlar, cıvıl cıvıl, bıcır bıcır oyuncakların ve birlikte olmanın tadını çıkardılar. Koridora astığım paftaları boyayarak, çay pişirip ikram ederek, yapbozlar ve balonlarla oynayarak çok güzel zaman geçirdiler.



Sonra bizim müstakbel damat Caillou yaptı yine yapacağını. Kızlar pastanın Caillou olan kısmını yemek için birbirine düştüler. Sonuç, doğumgünü çocuğu olduğu için istediği bölümü yemeyi hak ettiği düşünülen Zeynep’te kalan kel oğlanı kimse yemedi. (üçte biri elde kalan pastadan alınan ders ile bir dahaki sefere pasta 15 kişilik yaptırılacak)



Ve sıra hediyelere geldi. Halasından gelen gitarı boynuna takıp ayaklı mikrofonun başına geçen Zeynep gözümde Rock yıldızı gibiydi. (Amma velakin bir süre sonra babasının hediyesi kendinden mikrofonlu org ile birden Ümit Besen’e dönüştü)



Scooter’a kavuşuldu, yeni yapbozlar, küçük çamaşır makinesi ve mutfak tezgahı hemen denendi. Kitaplar gözden geçirildi. Müzik aletleri hiç susmadı.



Sevdiklerimizle hepberaber geçen güzel bir günün akşamını Gülay hala ve İlter’in doğumgünü kutlaması ile sonlandırdık. Öğle uykusunu uyumamış olan Zeynep Kuşu, misafirler gidince resmen bayılarak uykuya daldı.

12 Mart 2010, kızım 3 yaşında, bebeklik dönemi bitti ve çocuk oldu...

4 Mart 2010 Perşembe

Küçük Şeyler...

Sonunda kararımızı verdik. Zeynep kuşu yarın sabah itibariyle “Küçük Şeyler”e başlıyor .

Dün okulu gezdik, kurucu ve öğretmenlerle tanıştık. Zeynep sınıf, yemekhane, yatakhane her yeri tek tek inceledi, yoğun rüzgar nedeniyle çıkamadığı bahçede gözü kaldı. En güzeli (son günlerdeki ruh haline kıyasla) rahat ve neşeliydi. Etrafta gördüğü tanıdık oyuncak ve kitaplar onu mutlu etti.

Kurucu Nilay hanımla uzun uzun sohbet ettik. Aynı yaş grubunda (Zeynepten 18 gün küçük) oğlu olması nedeniyle annesel kaygıların, telaşların farkında Nilay hanım. Çocuk ve aile için hayatı kolaylaştırıcı bir yaklaşım tarzı vardı. İlk günler için bir iki saati birlikte geçirmemizi önerdi. Terk edilmişlik hissi yaratmamakmış amaç. Mantıklı gibi. Cuma ve pazartesinin ilk saatlerine izin aldım bile. Öncelikle yarım gün başlayıp, yavaş yavaş süreyi uzatmak hedefimiz. Günlerin de giderek uzadığı bu dönemde sorun olmaz gibi geliyor.

Fiziksel olarak yaşıtlarından biraz gelişkin ve kendini ifade yeteneğinin iyi olması nedeniyle başlangıçta 2006’lı grupla birlikte olacak Zeynep. 2007’liler pek bebek kalır Zeynoş’a göre diyor Nilay hanım. Olmazsa duruma göre ayarlarız artık. Yemek, uyku ve faaliyetlere katılım gibi konularda ısrar edilmeden, bir süre misafir sanatçı olarak bulunacak ortamda. Umarım en kısa zamanda yumuşak bir geçişle atlatırız bu süreci.

Bakalım yarın bize neler getirecek. Heyecanlıyım!

3 Mart 2010 Çarşamba

Anaokulu arıyoruz.

Anaokulu maceramıza başlıyoruz.
Aslında geçtiğimiz sonbahara planladığımız kreş açılımı, domuz giribi mevzusu ve Billur Hanım’ın ilk üç yıl mümkünse evde bakılsın (hazır böyle hastalıksız gidiyorken, kreşte çocuğu hasta edip başınıza iş almayın) ısrarları ile bahara ötelenmişti. (Şimdiye kadar bir amip ve iki öksürük dışında doğru dürüst hastalanmayan kızım bu gidişle antibiyotik ile tanışmadan 3 yaşına erecek gibi.)

İşte o bahar artık geldi ve kreş arayışlarımız tekrar başladı. Öncelikle Duru’nun severek gittiği, öğretmeni ve okul müdürü ile canciğer kuzu sarması olduğu Yağmur Anaokulu ve Zeynep’in kısa süre (3-4 gün) gittiği Güleç Akademi arasında gidip geliyordum. Güleç Akademi’ye birkaç arkadaşımın çocuğu gidiyor ve oldukça memnunlar. (Ama tabii ki memnuniyet ne beklediğinize göre değişken bir kavram.) Geçtiğimiz haftasonu katıldığım montessori seminerinde “Küçük Şeyler” hakkında da pozitif görüşler alınca, orayı da listeye eklemekte fayda gördüm.

Kurucu Nilay Hanım’dan bu akşam için randevumuzu aldım. Erken çıkmayı becerebilirsem okulu görmek, müstakbel öğretmenimizle tanışmak istiyorum. Büyük ihtimalle Zeynep’le birlikte gideriz.

İşin güzel yanı, birkaç gün öncesine kadar kreşe gitmek istemediğini açıkça söyleyen Zeynep Kuşu, iki gündür olaya sıcak bakıyor. Sadece sabahları benim bırakmam ve akşam da bizlerden birinin alması konusunda pazarlık yapıyor. Ama bir süre sonra okula gidip gelme rutini haline gelince, bana servis fikrine de alışır gibi geliyor.

Küçük Şeyler’in annemlere arabayla 5 dk mesafede olması, yılsonu gösterisi gibi anlamsız çabalara girmemeleri, Üstün Dökmen adının verdiği güven ilk etapta gözüme çarpan avantajlar. Şimdilik tek dezavantaj akşam 18, maksimum 18:30da paydos etmeleri ve 16:30’dan sonra servis olmaması. Görüşmeden sonra “tamam işte budur!” diyebilirsem bu sorunu da bir şekilde aşacağımıza eminim.

Önemli olan Zeynebimin mutlu ve huzurlu olması, kendisini ve bizi çok yıpratmadan ortama ve yeni rutinine adapte olabilmesi. Kararımızı verip okula başlayacağı zaman detaylı bir şekilde konuşmalıyım öğretmeni ile. Şu aralar insanları kendine yaklaştırmaması, yabancılar ile iletişime geçmeyi reddetmesi ve hatta bu gibi durumlarda çok sert tepkiler (ağlamak, saklanmak, kaçmak gibi) vermesi, sosyal ortamlarda kendini rahatsız hissediyor olması okulla birlikte ilk çözmemiz gereken sorun. Bu konuda okulun desteğini alabilmek, durumu daha vahim ve travmatik bir hale getirmeden biran önce halledebilmek ne güzel olur.

Bugünki görüşmeden sonra olumlu şeyler yazmayı ve karar verebilmiş olmayı umuyorum.

Fotonot:Fotograflar geçtiğimiz hafta tahtalı parkta çekildi.



2 Mart 2010 Salı

Zeynepten inciler - 6

Akşam iş çıkışı babası tarafından babaanneden alınıp eve gelirken yolda gördüğü dolunaya ithafen:

- Ay bizim evimizi bulmamıza yardımcı olur parlak ve güzel ışığıyla !

Ne diyeyim, romantik kızım benim...

24 Şubat 2010 Çarşamba

çantamda neler var...

Sağolsun, arada bir Berna ödül vermese ya da mimlemese bloga birşey yazacağım yok şu aralar. Hem işler yoğun, seyahatler programlarımız hareketli hem de bende motivasyon sıfır.
Bu mimi fırsat bilip yazayım, ne güzel işte...

Neyse ki Ankara dönüşü çantamın elden geçmiş, derli toplu haliyle yakalandım. Bakalım neler varmış:


  • Cüzdan
  • Makyaj çantası
  • El kremi
  • Toka
  • Anahtarlık
  • Taşınabilir bellek
  • Çözülebilir soğuk algınlığı ilacı
  • Akıl defterim, kalem: Bu küçük defteri kendi içinde bölümlere ayırdım. Zeynep'in doktoruna sorulacak sorular, tavsiyeler sonucu ya da kendi araştırmalarımla bulduğum alınacak kitaplar, cd'ler (Zeynep ve kendim için ayrı ayrı) internet siteleri (aktivite ya da araştırma amaçlı) önemli notlar, pratik bilgiler vb.
  • Kitap, fosforlu marker: Şu aralar Montessori grubunda Esra'nın başlattığı paylaşımlar ile haberdar olduğum "Çocuklarda Sanat Eğitimi" adlı kitabı okuyorum. Kitap okurken cümlelerin altını çizmek ya da yanına not almak hiç huyum olmasa da bu defa önemli gördüğüm noktaları işaretlemeden edemedim. Hem ablamla paylaşmak, hem de geri dönüp baktığımda daha rahat bulabilmek için böyle bir şey deniyorum.
  • Post-it: Hem alışveriş listemi hem de haftasonu yapılacak işler listemi post-it üzerinde oluşturuyorum. (Benim gibi bir balık hafızalı için yazarak çalışmak/yaşamak ne yazık ki şart!) Gerektiğinde birilerine not bırakmaya da yaradığı oluyor.
  • Gojeko alışveriş çantam: Bir el çantamda bir de arabamın torpido gözünde iki gojeko çantam var. Katlanınca küçücük olan atomlardan. Artık alışverişlerimde neredeyse hiç poşet kullanmıyorum. Ufak tefek, ıvır zıvır birşeyler aldığımda da çantama atıveriyorum. Okyanusta minicik bir damla olsa da çabam, en azından bu kadarını yapabilmek bile kendimi iyi hissetmeme neden oluyor.
  • Zeynep'in kitapları (dışarıda kalış süremize bağlı olarak, özellikle de haftasonları, boya kalemleri, resim defteri, yapboz, bebek vs. de eklenince kendi sırt çantasını da ayrıca yanımıza alıyoruz.
  • Bir takım yedek kıyafet
  • Ve içteki küçük gözlerden çıkan muftelif tek küpe ve dikilmeyi bekleyen düğmeler...
  • Çantamı boşalttığım sırada arabada unutmuş olduğum cep telefonlarım, gözlüklerim ve naneli şekerim de fotografta görülemeyenler.

Oh be! Neyse ki abuk sabuk birşeyler çıkmadan atlattım. (bu çantaya daha önce yarım kilo kıyma ile bir paket makarna ve silikon tabancası ile duş başlığı girdiğide olmuştu çünkü :)

Mimlenecek pek de kimse kalmadığını düşünerek topu her zamanki gibi Seher'e atıyorum. Hadi bakalım Seher senin çantanda neler var?

2 Şubat 2010 Salı

şimdi ödüllü olduk...

Aslında şimdi değil, epey bir süre önce ödüllü olduk. Ben teşrif edip alana kadar, aldıktan sonra bu post'u yazana kadar, sonra yazıyı kaydetmeyip bir şekilde kaybedene ve tekrar bugün yazana kadar epeyce bir süre geçti.
"Günışığı Blog Dostluğu Ödülü" bize Sevgili Berna 'dan geldi. Montessori hediye arkadaşlığı ile tanıştığımız Berna'ya en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Her ne kadar popüler bir blog olmasak da, arada bir bizi okuyanlar oluyormuş demek ki. Ne güzel! Oysa ki ben sadece kızıma bırakabileceğim hoş bir seda olur, baktıkça hatırlar, güler, eğleniriz diye umuyordum. Bloglar alemini keşfedişim de Zeynepli Günler ile başladı desem yeridir. Birbirinden güzel, keyifli insanlarla tanışmak, farklı bakış açılarını keşfetmek, benzer şeyleri yaşayıp yanlız olmadığını bilmek, dertleşmek...Uzaktan uzağa da olsa hoşluklar paylaşmak ne güzel...
Lafı kısa kesip, ben de takip ettiğim bloglara ödül göndereyim desem de bu yazıyı hazırlamamdaki hızım nedeniyle, neredeyse herkes ödülünü aldı bile.
Ben ödülümü, bu blogu tutmam konusunda beni teşvik eden, acemilik günlerimde teknik desteğini esirgemeyen, amansız takipcim, güzel kalpli arkadaşım Seher'e gönderiyorum.
Sevgiler...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Zeynepten İnciler -5


Nadiren mutfağa giren bendeniz, haftasonu Zeynoş'umun talebi üzerine ona gözleme yaparken, tuvalette ona yardımcı olan babası ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- Babacım, babaannem senin annen di mi?
- Evet kızım.
- Şu mutfakta gözleme yapan kadın da benim annem !!!!!!

Ne diyeyim, tanıştığımıza memnun oldum...

19 Ocak 2010 Salı

Kitap fuarındaydık...

Haftalardır başlamasını dört gözle beklediğimiz kitap fuarına cumartesi nihayet gidebildik. Sanem ve Durucuğum da bizimleydi. İçimiz biraz buruk gittik gerçi, İremciğim öksürüğü nedeniyle bize katılamadı. Yine de en azından 3’te 2’yi sağlayabildi kızlar. 11’i biraz geçe orada olmamıza rağmen fuar müthiş kalabalıktı. Bu kadar okumaya meraklı bir millet olduğumuza nedense inanasım gelmiyor.)

Etrafta kitap olunca ben de kendimi kaybediyorum galiba. İçeriğini, dilini, kalitesini görmeden çocuk kitabı almak bana oldukça riskli geliyor. Bu yüzden daha önce incelemediğim (ya da güvenilir kaynaklardan referans almadığım) çocuk kitaplarını internetten almayı pek tercih etmiyorum. Sonra elime fırsat geçince de(bakınız Ankara’ya her gidişimde mutlaka uğradığım Dost Kitapevi maceralarım) ipin ucunu biraz kaçırıyorum galiba.

Kendimize tek bir kitap bile bakamadan, o kalabalıkta hem kızlar için kitap incelemeye hem de kızları gözden kaybetmemeye çalışarak oldukça yorucu ama yine de çok keyifli iki saat geçirdik.

Sonuç: Harika kitaplar aldık !!!!

En çok İş Bankası Kültür Yayınlarının kitaplarına bayıldım. Renkler, resimler, baskı kalitesi ve dili bence çok çok güzel. Buradan Zeynep’in seçtikleri Şehir Faresi ile Kır Faresi ve Kurbağalar oldu. Ayaküstü, yalandan inceleme fırsatı bulduğum yayınevinin diğer kitaplarını daha sonra kitapyurdundan almaya karar verdim.





Tabii bir de Tübitak yayınları var. Daha önce renkler, şekiller, sayılar vb. mavi serinin neredeyse tamamını okumuş, aktivitelerini Zeynep’le birlikte yapmıştık. Şimdi daha önce inceleme fırsatı bulamadığım bir üst seriden kitaplar aldık.

Atma Kullan, Dört Element, Nasıl Hareket Ederiz?, Ne Neden Yapılmıştır?

Belki henüz bu kitaplar için biraz erken, ama olsun. Daha önce almış olduğumuz aynı seriden Duyularımız şu aralar ilgisini çekiyor mesela. Teker teker bunları da ortaya çıkarıp ilgisine göre devam etmeyi düşünüyorum.

İki de nokta birleştirmece kitabı aldık. Doğa ve Deniz Kıyısı
Şimdilik Zeynep sadece otuza kadar sayıları tanıdığından bu kitap da bir süre daha stokta bekleyecekler arasına katılıyor.

Bir de Bu Yayınevi’nin Kavramlar serisini aldık. Eve gider gitmez Zeynoş hemen başladı bu kitaplardaki faaliyetlere.

Kitaplar dışında bir set de İngilizce kelime öğreten resimli kartlardan aldık. Önce meyveler, sebzeler, sonra eylemler, meslekler diye seçtiğimiz grupları alalım derken (adamcağız baktı kandırması kolay potansiyel müşterileriz) 12 konu başlığında tüm seti alıverdik. (ama böylesi tek tek almaktan daha hesaplı oldu :)

Bu kadar kitaba, (kağıda) karşılık, Tema’nın standından rozet ve meşe palamutları almadan geçemezdik. Hep beraber apartmanımızın bahçesine dikmeyi düşünüyoruz ağaçlarımızı. (Nasıl çimlendirip, fidan haline getireceğimizi stantdaki vakıf gönüllüsü teyzeden öğrendik.)

Bir sürü kitap ve guruldayan midelerimizle, ağzımız kulaklarımızda çıktık fuardan. Zeynoş çıkışta biraz mızıldandıysa da Roka’ya varıp Saygın abisi ile sohbete başlayınca keyfi yerine geldi. Sonrası da kızlar tarafından mideye indirilen hamsiler…Evde sayfa sayfa incelen kitaplar, kes yapıştır aktiviteler…

Haftasonlarını çok seviyorum çoook!

5 Ocak 2010 Salı

Zeynepten İnciler - 4

Haftasonu birlikte oyun oynarken, dışarıdan sanki birşey bir yerlere sürtüyormuş ya da zorluyormuş gibi takır tukur, sesler geliyordu. Ben de kendi kendime "bu ses de ne acaba" diye söylenirken Zeynoş'umun cevabı müthişti.

- Belki komşularımızdan biri havuç yiyordur annecim !!!

yeni yıla girerken...

Bu yıl nedense ailede hiç kimsede yeni yıl coşkusu yoktu. Aslında sağlık sıhhat ve iş durumlarım biraz daha rahat verseydi Zeynoş’umu ben havaya sokardım. O da ahaliyi peşinden sürüklerdi. (sıkıysa sürüklenmeyin!) Muhterem sultan’ın şahane yemekleri ile başladığımız yılbaşı gecesi Zeynoş’umun Berfin ve Mirkan ile kudurması, bizim tv’den ufak tefek nasiplenmemiz, çok saygıdeğer kocacığımın 22 gibi eve gidip yatışını mütakip, bizim de 23.30 da eve varmamız ve birkaç dakika içinde yatakla bütün olmamız ile sona erdi. Gece yarısı yıl değişirken Zeynoş’umla kucak kucağa masallar alemindeydik. Havai fişek ve havaya açılan ateş seslerini komşularımızın gürültüleri diye yorumlamak durumunda kaldım ne yazık ki. Onu da kucağıma alıp havai fişek izleme zevkini bizden çalan şehir magandalarını burada tekrar anmadan geçemeyeceğim.
yılbaşı yemeğini beklerken....

Yılbaşı ertesi üç günlük tatilimiz Sanem, Duru, bol bol park, market, ve bir ev ziyareti ile geçti. Bol bol Zeynep'in yeni kitaplarını okuduk. (İrem'in hediyesi üç boyutlu Kül Kedisi ki yine sansürlü anlattığım masallar grubunda, benim hediyem Tübitak yayınlarından Dinozor ve yapıştırmalı Cemile'ler)



favorimiz tahtalı park...



Bu arada önümüzdeki yıl için Sanem’le yeni yıla hep birlikte girme kararı aldık. Hem kızların yeni yıl kavramını daha iyi algılamaları hem de iki üç yıldır çocuklar (ve bizim tembelliklerimiz) nedeniyle sönük geçen yılbaşı akşamlarını biraz renklendirmek üzere. Belki küçük bir ağacı hep beraber süsleyerek ya da babalarına aldıkları hediyeleri beraber paketleyerek ortak bir şeyler de yapmış olurlar.

Şimdilerde kitaplarda ve televizyonda göre göre Zeynep kardanadam ve kartopu oynamaya sardırmış durumda. Adana’da kar bulup çocuğa göstermek ne mümkün. Şimdi Toroslara ya da Pozantı’ya kar yağmasını bekliyoruz, haftasonu kaçamağı yapıp karın tadını çıkaralım diye. Fikir Sanem’in de çok hoşuna gitti. Üstelik beraber daha keyifli olacağı da kesin. 2006 başında Kapadokya’ya giderken çay molası verdiğimiz küçük bir otelle görüştüm bile. (O zamanlar Zeynep’in Z’si yoktu, Durucuğum ise annesinin karnındaydı.)

Bu arada kızlar yavaş yavaş paralel oyundan birlikte oynamaya geçer oldular. Biri anne, biri çocuk oluyor ya da garson ile müşteri…Evde çığlık çığlığa koşturmalarını, oyun kurup bizi de dahil etme çabalarını (bazen odadan sepetlemelerini) seyretmek inanılmaz keyifli. Sonra bir de bakmışız, bizsiz birbirlerine misafir olmalar, yatıya kalmalar başlamış…

Duru’yu ilk gördüğüm, kucağıma aldığım günü dün gibi hatırlıyorum. Hamileyken neredeyse gün aşırı Duru ve Sanem’i görmeye gittiğimi, görmemiş anne hevesiyle Zeynep’e aldıklarımı Sanem’e gösterdiğimi…
Ve nihayetinde akşam birlikteyken ve hiçbir belirti yokken, gece doğum yaptığımı duyunca Sanem’in şaşkınlığı gözümün önünden gitmiyor.

Günler hatta yıllar inanılmaz bir hızla akıp gidiyor. Bir taraftan kuzucuklarımız sağlıkla, huzurla büyüyor, annelik her geçen gün daha zevkli ve keyifli oluyor diye düşünürken bir taraftan da bu günlerin geçip gittiğini ve bir daha geri gelmeyeceğini düşünmek tuhaf bir hüzün veriyor. Belki de anlamsız iş yoğunluğumuz nedeniyle doyasıya yaşayamadığımız günlerin burukluğudur hissettiğim.

Offf. Nerden nereye…Kısa ve keyifli bir yeni yıl yazısı yazayım diye başlamıştım, sonunu yine yakınmaya bağladım. Yakınacak bir şey de yok esasında. Tamamen tercih meselesi. Ya da mevcut düzeni yıkıp, yeni kararları / tercihleri uygulayacak cesaret meselesi…

Bu konu daha çok laf götürür. En iyisi herkese tüm sevdikleriyle sağlıklı, huzurlu ve mutlu yıllar dilemek…

İyi ki varsınız canım kızım, canım eşim ve tüm sevdiklerim…

28 Aralık 2009 Pazartesi

yeni yıl partisi...

Cmtesi günü sevgili Iraz ’ın çocuklar için düzenlediği yılbaşı partisine katıldık. Geç cevap vermemiz nedeniyle hediye çekilişine katılamasak da Zeynep’le İrem birbirini çekmiş gibi karşılıklı hediyeleştiler. İkisi de hediye alma-verme işini pek sevdiler.

Almış olduğumuz kitabı evde paketlemeden önce bir güzel okuduk kızımla. (İkinci el hediye için özür dileriz İremciğim.) Sonra keyifle hediye paketi yaptık birlikte. Hatta hızımızı alamayıp, babasının yeni kitabını da (tam ortasındayken uçakta unutup bitiremediği ve bulamadığımız için tekrar alamadığımız kitabı şans eseri bulmuştum İrem’e hediye almaya gittiğimizde) paketledik. Böylece hiç yoktan babasına sürpriz bir hediye verme şansına da erişecek hanımefendi. Sonra ne oldu dersiniz, İrem’in paketini açmak için tutturdu. Tekrar okuması gerekiyormuş. Dolduruşa getirip, paketi ortadan kaldırıp unutturmasam, aynı sahneler baştan yaşanacaktı.

Neyse, partiye gelecek olursak; kalabalığa karışma konusunda yine sıkıntı yaşadık. Nedense ara ara böyle geliyorlar bizimkine. Bir utangaçlık, sıkılganlık hasıl oluyor ve kucağımdan eteğimden bir türlü ayrılmıyor. Aktivitelere katılmak, kendini sevdirmek, sorulan sorulara cevap vermek istemiyor. Aslında çok da izole büyümüyor bence. Hemen hergün, market, fırın, park gibi farklı insanların olduğu kalabalık ortamlara girip çıkıyor ama tabii oradaki iletişim çok kısıtlı. Bir iki dakikalık ayaküstü konuşmaların ötesine geçilmiyor. Partideki tutumunu babaannesi ile de konuştuktan sonra babaannenin bir süredir ara verdiği eş dost, akraba ziyaretlerine en kısa zamanda başlamasına karar verdik. Biz de ailecek akşam gezmeleri sezonunu açıyoruz. İhmal ettiğimiz yakın zamanda evlenen ve çocuk sahibi olan ama bir türlü hayırlı olsuna gidemediğimiz kim var kim yoksa bu bahane ile gönüllerini alalım istiyoruz. En kısa zamanda liste yapmalıyım.

Partiye tekrar gelecek olursak, hediyeler, ortam, müzik, aktiviteler her şey ama her şey tam çocukların isteyeceği gibi düzenlenmişti. Iraz’ın ve tüm emeği geçenlerin ellerine sağlık. İrem ve Zeynep Rüzgar’ın oyun odasında bir güzel oynadılar, eğlendiler. Karşılıklı hediye alıp vermenin keyfini tattılar. Sarılıp öpüştüler, el ele tutuştular. Gerçekten çok ama çok şekerdiler. Veee tabii ki iki koca kadın bir fotograf makinesi getirmeyi beceremediğimiz için ilk yılbaşı partimizde görsel açıdan güme gitmiş oldu. Bu konuda da bizimkilerin göründüğü birkaç kare eline geçerse diye Iraz’dan yardım talep edeceğiz. Olmazsa arşivden bir şeyler atarız artık buraya.

Şimdiden Zeynep kuzusunun doğum günü partisi için heveslenmeye başladım. Katılacaklara ufak tefek bir hatıra ile teşekkür etmek istiyorum. Var mı önerisi olan. Sanırım yine en güzel hediye kitap olacaktır.

24 Aralık 2009 Perşembe

fotograf etkinliği...

Yılbaşı çekilişi için tebrik kartı hazırlama aşamalarımızı resmetmeye çalışırken, fotograf makinesini Zeynep'e kaptırınca ortaya aşağıdaki görüntüler çıktı.
İyi ki de kaptırmışım. Bence çok güzel kareler olmuş. Küçük elleri, topicik parmaklarıyla biraz flu çekmişse de kesinlikle yayınlanmaya ve hatırlanmaya değer bence.İşte,

makinayı kaptırdığım an...


oyuncak dolabımız...


kadim dostumuz ve bu aralar favorimiz süngerbob karepantolon...


gece- gündüz aktivitemizden kalanların bir kısmı...

Bizim yıllardır heveslenip bir türlü başlayamadığımız fotoğrafçılığa Zeynoş el atmazsa bizim birşey becerebileceğimiz yok anlaşılan. Aferin kızıma...

18 Aralık 2009 Cuma

hediye adaşlığı :)

Montessori grubunda daha önce de yaptığımız hediye çekilişinde bu yıl Zeynep Ekin kuzusuna adaşlarının isabet etmesi bizim için hoş bir sürpriz oldu.
Çekiliş sonucu bize hediye gönderecek arkadaşımız Ekin, biz ise Zeynep Gülce’ye hediye göndereceğiz.

Açıkçası başlangıçta Zeynep hediyeleşmeye pek de hevesli görünmüyordu. Şimdiye kadar sadece kendisine hediye alındığından ve hediye vermeyi bilmediğinden sanırım. Sonra güzel bir şekilde neden böyle birşey yaptığımızı anlatınca, biraz daha benimsedi sanırım. Şimdi nasıl hediye alıp kart hazırladığımızı dilinden düşürmüyor, hatta sağdan soldan bulduğu ufak tefek oyuncak, fotograf vb. şeyleri babaanne ve dedesine hediye ediyor.

Bu haftasonu da birlikte yakın çevremize tebrik kartı hazırlayalım ve gönderelim istiyorum. Bakalım küçük hanım bu önerimi nasıl karşılayacak. (malzemeler için kırtasiyeye gitme kısmına bayılacağına eminim.)

gelelim hediyemize...
Hediyemize karar verirken Gülce’nin blogundan yardım aldık. Bir süredir arayıp bulamadıkları, sonunda evde kendi yaptıkları marakastan bahsediyordu Emine. Biz de müzik aletleri setinin hem keyifli hem de işlerine yarayacak bir hediye olacağını düşündük. Zeynep’te de ritm aletleri seti var ve elimize birer tane tef ya da marakas alıp ara sıra karşılıklı gürültülü bir şekilde hoplar zıplarız.(ne yazık ki dans etmeyi ikimizde pek beceremiyoruz)

Hediyemizi alalı iki hafta kadar olsa da ancak geçtiğimiz akşam tebrik kartını hazırlayabildik.



Fon kartonuna önce Zeynoş’un gülen yüzünü ekledik, sonra da ben her zaman ki yeteneksizliğim ile kutlama mesajlarımızı yazıp gerisini Zeynep’e bıraktım. Kendince o da mesajlarını yazıp, resimlerini yaptıktan sonra aklımıza çıkartmalarımız geldi. Dora boyama kitabından çıkan çıkartmalar ile de geri kalan kısımları süsledik.



Kart tam istediğim gibi olmasa da tahmin ettiğimden iyi oldu. Sonra da fotoğraflama ve paketleme…

Şimdi Zeynep de heyecanla Ekin'den gelecek hediyeyi bekliyor...

3 Aralık 2009 Perşembe

açık hava bayramı...

Uzuuunca süredir beklediğimiz Çandar-Avcıoğlu buluşması nihayet gerçekleşti. Bayramdan haftalar önce gerek hava durumu gerekse domuz gribi tahminleri ile planlar yapmaya çalışmıştık. Önce Avcıoğulları Ankara’ya gidiyordu. Sonrasında ise Adana’da havanın 20C ve üzeri seyredecek olması, Çandarların Adana’ya gelmesine sebep oldu.

İyi ki de gelmişler. Saatlerce açık hava koşturan Ela ve Zeynep’in neşesi ve keyfi görülmeye değerdi. Koca bebek babalar ise play station’da saatlerce parmak aşındırdılar.

Bayramın ilk günü öğleden önce, Zeynoş’un “dünyanın en büyük parkı” dediği merkez parka gittik. Park güzel, geniş, rahat olmasına rahattı amma, duyan gelmiş modunda, ve “öteki Adana’nın” egemenliği altındaydı. Neyse ki tatsız bir olay yaşanmadan sadece işin keyfini sürerek atlattık park faslını.





İkinci gün büyük nine ziyaretine gittik ablam ve kızlarla. Dönüşte oto koltuklarında kestiren kızlardan fırsat birer kahve içelim dediysek de, abla kardeş kahve sefamız henüz kahveler yarıya gelmeden ufaklıkların uyanması ile son buldu.

Oradan da ver elini Doyum! 01 Doyum’un yeni yerine ilk kez gittim. Zeynep daha önceden babası ile gittiğinden benden deneyimli idi. Oyun parkının hemen dibine kurdurduğumuz masamız ile neredeyse oturduğumuz yerden çocukları salıncakta sallayabilecek gibiydik. Böylece onlar oyuna doydu, biz de rahat rahat yemeklerin tadını çıkardık. Zeynoş yine az lavaşlı dürümünü (soğanlı ve salatalı) sonuna kadar yiyerek aslında canı istediğinde pekala kendi kendine, peşinde koşturulmadan yemek yiyebildiğini ispatlamış oldu. Normal şartlarda Zeynep’in iki katı hızla ve üç katı miktarda yemek yiyebilen Eloşcuğumun ise Adana mutfağı ile pek arası olmadığını keşfettik.





Doyum’un hızlı servisi, birbirinden lezzetli kebapları, bahçe ve oyun parkının rahatlığı, ortalıkta gezinen güvercin, tavşan ve muhabbet kuşları gayet memnuniyet vericiydi. Daha güzel tarafı ise pırıl pırıl lavabosu ve klozetteki değişebilir hijyenik naylondu. (Henüz tuvalet eğitimini yeni tamamlamış ve sağda solda bu işi nasıl becereceğinizin acemisiyseniz bu gerçekten önemli bir kriter haline dönüşüyor)
Çocukla gidilesi mekanlara derhal ekliyorum 01 Doyum’u!

3. günün sabahında ise Zeynep’in hatırlatması ile kahvaltıda Tahta Masa’daydık. Kızlar yine parkta bol bol oynadılar. Yalandan bir kahvaltı yaptılar. Ama güneş ve temiz hava onlar için çok daha faydalıydı bence. Pek üstelemedik denilebilir. Biz de dönüşümlü olarak onlarla ilgilenip, manzaranın ve çaylarımızın tadını çıkardık.

Açık havada bağımsız koşturma faaliyetleri dışında, Ela ve Zeynep’in birlikteliklerinin çoğu inatlaşma ve oyuncak çekiştirme ile geçti. Ablam ve ben duruma bakıp, bir yaş arayla iki çocuğa sahip anne olmadığımıza şükrettik. İkinci çocuk konusunu tekrar değerlendirip, kıskançlık sendromlarının her ikisi için de kaçınılmaz olduğuna karar verdik.

Her ne kadar sürekli bağrışıp kapışsalar da (ki ben Zeynep’i hiç bu kadar sinirli ve agresif görmemiştim) zaman zaman el ele tutuşup “bize bakın, biz ikiziz” diye de takıldı küçük cadılar. Zaten her gören de birbirlerine benzetiyor kızları. Tekilken o kadar tatlı, sempatik ve pozitifler ki, ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü ağız tadıyla kızamadık. Ben bir ara Eloş’un kötü polisi oldumsa da, pek de etkin olamadım tabii.

Öğleden sonra Çandar’ları yolcu edip yine büyük nine ve kuzenlere ziyarete gittik. Berfin ve Mirkan’la coşan Zeynoş’umun sesi taa parktan eve kadar geliyordu. Minnoş çok koşturdu oynadı, öğle uykusuna da yatamayınca akşam 6-7 gibi arabada uyuklamasıyla sabahı buldu.

Bayramın son günü de anne – baba- Zeynep tahtalı parkta takıldık. Çayımızı yudumlayıp, gazetemizi okurken bizimki de kumda stres atıyordu.

Uzun lafın kısası, neredeyse tüm bayramı muhtelif parklarda geçirdik denilebilir. Adana’da olmanın, sıcacık güneşin, temiz havanın nimetlerinden doyasıya yararlandık.



Bizimkilerin kazasız belasız gidiş dönüşleri ve birlikte geçirdiğimiz güzel zamanları bir kenara koyacak olursak, kuşkusuz bayramın en güzel tarafı her sabah “ anne tatil mi” diye soran kızıma ağzım kulaklarımda evet diyebilmekti.

16 Kasım 2009 Pazartesi

keyifli bir haftasonu...

Domuz gribine yakalanmamaya çalışarak gidip döndüğüm iş gezilerinden sonra, kızımla dolu dolu geçen bir haftasonunun rehavetindeyim hala.

Cumartesi sabahı çekirdek ailece ettiğimiz kahvaltı ve evde ufak tefek oyun ve faaliyetlerimiz sonrası kendimizi parka attık kızımla. Uyanık bir girişimcinin iyi ki de akıl ettiği küçücük büfeden aldığım çayım ve taburemi gölgeye çektirecek kadar parlak ve sıcak bir güneş eşliğinde (bir gözüm kumda oynayan minnoşumda) uzun uzun gazete okudum.
Zeynoş baştan aşağı kumlara belenip, kovadan kürekten sıkılınca koşturmaca, kaymaca, sallanmaca faslına geçtik. Havanın da bozmasına yakın ilk yağmur taneleri ile eve kendimizi attık. O kadar çok çamurlu ve kumluyduk ki, neredeyse apartmanda soyunduk diyebilirim.
Uzun güzel bir uyku çekti kuzucuğum. Ben de yeni başladığım kitabım ve kahvemin tadını çıkardım. Öğleden sonra kurt gibi acıkmış kızımın iştahla yediği tavuk ile daha da keyiflendim doğrusu. ( Bu aralar mönümüz çeşitleniyor gibi, taze fasulye, kabak, tavuk, çeşitli çorbalar...) Akşamımız da yine faaliyet, kitap ve oyun ile geçti gitti.

Pazar sabahı ise İrem ve Seher’e kahvaltıya davetliydik. Kızlar kendi performanslarını epey aşarak yaptılar kahvaltılarını. (İkisi de yemek konusunda mız mız olduğundan güne böyle başlamak çok güzeldi) Biz ise içmeye çalıştığımız birkaç fincan soğuk çaydan sonra keyif çayı mevzuundan vazgeçtik. Kahvelerimizi içip, parka doğru yola koyulduk. Parkta yeterince kudurduklarına kanaat getirince, gezi trenine oradan da nehir kıyısındaki çay bahçesine geçtik. İrem ve Zeynep, gözlemelerin yarısı mideye yarısı ördeklere yaklaşımı ile yine geçer not aldılar bizden. Sonrası, tavşan yakalama, tavuk kovalama vs. vs.
Dönüşte yorgunluktan yürüyecek halleri kalmamış nazlı veletler belimizi kırdıysa da oldukça keyifli saatlerdi. hem onlar kurtlarını dökmüş oldu, hem de biz laflama fırsatı bulduk. Fazla plan program yapmadan ( ki ne zaman niyetlensek bir problem yüzünden programlarımız iptal oluyor) daha sık bir araya gelme ümidiyle ayrıldık.

Dönüşte, yolda çektiği uykuyu yeterli bulan Zeynep, hala gezmeye doyamamış bir vaziyette parka mı gitsek diye dolanıyordu evin içinde. Hasta olan Berfin ablası ve Mirkan abisine de gidemeyince, akşamüstü babaanneyi de alıp, Güneş halayı ziyarete gittik. Çay kahve, kurabiye-poğaça derken akşamı ettik beraberce. Yolda yine uyuyakalan minnoşum, sabaha kadar neredeyse kesintisiz uyuyarak attı günün yorgunluğunu.

Birlikte geçirdiğimiz iki güzel gün sayesinde sanırım, bu sabah neredeyse hiç mızmızlık etmeden hazırlanıp çıktık evden. Neşesi ve mutluluğu gerçekten gözlerinden taşıyordu.

Asansördeki şu cümle ise ağzım kulaklarımda işe gelmemin sebebi oldu.
-Çok mutluyum annecim, babacım. iyi ki varsınız…

Daha ne diyeyim bilmem ki!

10 Kasım 2009 Salı

mimlendik...

Seher ve İrem bizi mimlemiş. Ben bu blogda kendimden çok Zeyneple ilgili detayları paylaşmayı tercih ettiğimden mim'i biraz kırparak Zeynoş'a uyarladım.Buyrun okuyun bakalım...

Dolabını açtığında hangi renkler daha fazla?
Tabii ki pembe. Her ne kadar kız çocuk pembe giyer takıntım olmasa ve hatta arada erkek reyonundan alışveriş yapsam da, hediye olsun, mecburiyetten olsun pembe tonları her zaman önde oluyor.

Alışverişe gittiğin(iz)de hangi mağazaya uğramazsan olmaz?
Zara, Çocukistan (Andy Wove sattığı için), Ceylan ve LCW minnoşun gardrobunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bir de kitapsan! Ben de bir kırtasiye düşkünü olduğumdan mutlaka karton, boya, makas vb. malzeme sık sık alırız. Uzun uzun kitapları inceleriz.

Asla giy(dir)mem dediğin kıyafetler?
Yakışmadığını ve gereksiz yere cinsel kimlik yüklediğini düşündüğümden gelinlik! Çocuk çocuk gibi giyinmeli bence! Küçücük çocukların kuaförde saatlerce saç yaptırıp, bir de üstüne makyaj yapılıp böyle giydirilmesi benim içime sinmiyor.

Fiyatları gereği ulaşılması zor yabancı markalardan en beğendiğin?
Her beğendiğimizi alamasak da özellikle sezon sonlarında (bir sonraki yıl giydirmek üzere) Zara’ya ve Andy Wove satan yerlere mutlaka uğrarım.

En fazla yatırım yaptığın sektör?
Kitap! Taa hamileyken almaya başladığım Behrengi’ler, Sevdalı Bulut’lar kütüphanemizde Zeynoş’un büyümesini bekliyor. Güzel bir çocuk kitabı gördüğümde yaş grubu ne olursa olsun dayanamayıp alıyorum. Pişman mıyım? Asla! Evdeki kitapkurduma az bile…

"Kitap, film, spor" hangisini diğerlerinden daha çok yapıyorsun?
Gerçek bir kitapkurdudur kendisi. 6 aylıkken oturabildiği ilk günlerde eline tutuşturduğumuz kitaplardan beri, hepsinin hakkını tam olarak vermiştir. Film derseniz, Calliou ve Arthur sever. Spora gelince, çok atletik ve hareketli değildir, misal kuzeni Ela’ya göre daha hanım hanımdır, sakindir, temkinlidir. Lakin parktaki tüm spor aletlerini mükemmel bir şekilde kullanabilir, hala çok esnektir. (ayaklarını uzatmış otururken tam iki kat olup başını ayaklarının üzerine koyabilir.)

Dışarıdayken yemek yemeği en çok tercih ettiğin(iz) yerler?
Balık için Narlıkuyu, Altan
Kebap için Doyum
Hızlı yemek ve hızlı balık için Roka
Hava almak için Tahta Masa

Bloğuna Neden Bu İsmi Verdin?
Hayatımın en güzel, en anlamlı, en paylaşılası günleri Zeynepli günler olduğu için

En Son Satın Aldığın Garip Şey Nedir?
Pilates topu ve matı. Yaz sonunda Zeynep’in Adana’ya dönüşü ile ara verdiğim sporumu evde yaparım diye düşünmüştüm.
Ama kargo paketi 1,5 aydır geldiği gibi bagajda duruyor.

Şeker Gibi Olduğum Anlar?
Sabah ilk sorusu “Anne tatil mi?” olan kızıma evet diyebildiğim anlar…

20 Ekim 2009 Salı

küçük bir deniz kaçamağı...

Cmtesi sabahımızı Seher ve İremciğim ile geçirdik. Joyfull House ve Masal Dünyası ziyaretleri yaptık. Joyfull zaten bildiğimiz bir yer, haftasonuna yeni aktivite var mı diye soralım istedik. Masal Dünyası da daha ilk ayını bile doldurmamış. Tertemiz, çok zevkli, düzenli, geniş geniş alanlı bir kreş. Sistemi bir oturtalım, haftasonu etkinliklerimiz başlar diyorlar. Neyse, bulucaz artık kızlara göre bir aktivite.

Aktivite demişken, pazar sabahı Duru'nun hasta olması nedeniyle denize gitmekten vazgeçmek üzereyken, zeynep de heveslendi gidelim bari deyip yola düştük. Zeynoşcum kumun ve suyun tadını çıkardı bir güzel. Ekim 18'de şeker gibi bir hava ve şerbet gibi bir denizle biz de kendimize geldik. Sonrası da tabi ki, Narlıkuyu da balık keyfi.

Babiş araba kullanmaktan biraz yorulduysa da, biz kızlar pek bi memnun olduk bu küçük kaçamaktan. Zeynepçim hala "anne tatil olunca tatile gidelim mi" diye sorup duruyor.

Zaten bu aralar işe gitme mevzuuna taktı kafayı. Uyanır uyanmaz ilk işi "bugün tatil mi" diye sormak. Biraz anlatınca ikna olsa da, onun bu tepkilerine içimiz burulmuyor desem yalan olur.

Hele bir de önümüzdeki bir ay boyunca çıkacağım iş seyahatleri yüzünden günlerce ayrı kalacağımız düşünülürse, umarım ciddi bir sıkıntı gelişmez bu konuda...

15 Ekim 2009 Perşembe

Gaddar annenin eylemleri devam ediyor!

Pazar akşamını da yemek yemeden geçiştirdi ufaklık. Izgarada nar gibi kızarmış tavuk pirzolaları reddedip, uyumadan önce yediği elma ile günü kapattı. Birkaç defa acıkıp acıkmadığını sorup, tepsiyi de salondaki sehpa üzerinde bıraktım ama yok, bana mısın demedi.
Ben de ısrar etmedim. Bakalım daha ne kadar böyle devam edeceğiz.

Esasında bir ya da bir buçuk yaşına kadar hanımefendiyi fazla kitabi beslememizin sıkıntısını çekiyoruz. Tuz yok, şeker yok, abur cubur yok, yemekler ona özel, sağlıklı, besleyici. Bizim yediklerimizin tadına bile bakmayan, fazlaca tutucu bir damak tadı oluştu böylece. Bir de yemezse yemesin, acıkınca nasıl olsa yer diyemedik. Ben dediysem babaanne kıyamadı, bazen de uğraşmak yerine aman yeter ki yesin deyip kolay olanı tercih ettik. Şimdi de böyle boğuşup duruyoruz.

Aslında, çok sağlıklı ve dengeli besleniyor. Et, süt, yoğurt, meyve tüketimi güzel. Taze fasulye, yeşil biber, marul, salatalık, havuç elinden düşmez. (Çiğ sebze ile beslenme akımının öncülerindendir kendisi) Tek sorun bellediğinden şaşmaması ve yeni gıdaları reddetmesi. Böyle olunca seveceğine emin olduğum şeyleri bile denetemediğimiz için çeşit sayısını arttıramıyoruz. Hala mönüde sevmediği yemekler olduğunda aç kalmasın diye ekstra bir şeyler pişirmek durumunda kalıyoruz.

3 yaşı bulup kreşe başlarsak bu durum da ortadan kalkar diye umuyorum. Nisan mayıs gibi yaptığımız kreş denemeleri buna yönelikti. Sırf yemek çeşitliliği artsın ve kendi başına yemeyi öğrensin diye birkaç yarım gün gitmişti. Sonra hastalıktı, yayla dönemiydi derken bugüne kadar öteledik. En son geçtiğimiz haftasonu Yağmur Anaokulunu gezdik birlikte. Minnoş da beğendi. Ama okul müdürü haftada iki-üç gün ya da yarım günlere sıcak bakmayınca biz de, ne yalan söyleyeyim, tüm gün göndermeye kıyamadık. Ayrıca herkese bizimki gibi bir babaanne kısmet olmaz. Böyle bir şansımız varken değerlendirmezsek ayıp olur.

Şimdilik, oyun grubu, çocuklu arkadaşlarla sık sık bir araya gelme gibi aktivitelerle sosyalleşme sorunumuza el atmayı planlıyoruz. Mesela bu haftasonu Seher ve İrem'le buluşup, Joyfull House'da yeni aktivite var mı diye bakacağız. Bir de müsaitse Didem'in bale okuluna uğrayıp kızlara bale yapan ablaları gösterelim istiyoruz.

not: pztesi ve çarşamba akşamı da aç yattı. (şu irade ben de olsa çoktan vermiştim 3-5 kilo fazlamı)

8 Ekim 2009 Perşembe

gaddar anne!

Dün akşam önüne koyduğumuz yemeği (taze fasulye) reddettiği için ilk defa aç yattı inatçı minnoş. İlk defa dediysem, daha önceleri her önüne konulanı yediğinden sanılmasın sakın. Hep ikinci bir alternatif (genelde bu ihtimal düşünülerek hazırlanmış)sunulduğundan ve aman aç kalmasın diyerek yalvar yakar peşinden koşulduğundan...Bu kez de fasulyenin reddedileceğini bilen babaanne bulgur pilavı ile olaya hazırlanmıştı, ancak gaddar anne bu gidişe bir son vermeye çok kararlıydı.

Netekim, fasulye reddedildi ve yatarken içilen süte kadar ağza bir lokma dahi konulmadı. (canavar ruhlu anne, küçücük bir meyve ya da çubuk krakeri bile çok görmüştü)

Bir daha ki bölüm:
Zavallı küçük kız annesinin zulmüne dayanabilecek mi?
Nemli gözlerini saklamaya çalışan babaanne olaya el koyacak mı?
Ya da, gaddar anne imana gelip, yavrusuna eziyet etmekten vaz geçecek mi?

arkası yarın...

7 Ekim 2009 Çarşamba

rutinimize dönüş...

Eylül ayı başında yayla dönüşü sonrası, babaanne ve dedenin evlerindeki tadilat nedeniyle bizde kalmaları ne yalan söyleyim pek bir işimize gelmişti. Sabahları kaldır-giydir-götür, akşamları geri getir derdi olmadan, evimizde yediğimiz önümüzde, rahat rahat bir ay geçirdik.

Tadilat bitimi bizim yurtdışı seyahati ile çakışınca, dönüşümüzde bomboş evimiz karşıladı bizi. Sabah gözümüzü açar açmaz koştuk minnoşun yanına. O kadar çok özlemişiz ki birbirimizi, bir süre babasıyla benim kucağım arasında git gel yaptı kuzucuğum.

Sonra tabii ki "bana ne getirdiniz" faslı başladı. Şu aralar tüketim çılgınlığı konusunda bilinçlendirme çalışmalarına başlamış durumdayız. Gereksiz alışveriş yapmama, elimizdeki malzemeleri tutumlu ve düzgün kullanma, her istediğimizi alamama mantığını oturtalım istiyoruz. Herşeye sahip olmasına rağmen mutsuz ve doyumsuz o kadar çok çocuk var ki...Daha önce aldığım ama henüz vermediğim bir oyuncağı ortaya çıkararak bu faslı da savuşturduk.

Bu arada, bizim bir haftalık yokluğumuzda Zeynepciğimin katettiği yollar ise harika. Artık haber vererek koşa koşa tuvalete gidip, aparatını koyup hallediyor işini. Gece de bezsiz yatıyor artık. Ara sıra kazalar olsa da o kadar olacak diyelim...

Bir de kabak yemeği düşkünlüğü başlamış ki bıraksak üç öğün yiyecek. İştah artmış, porsiyonlar büyümüş.

E be kızım, bizim gitmemizi mi bekliyordun...

zeynepten inciler -3

- Bana karışma anne!
- Babanne çok sıkıcısın!
- Üzgünüm anne, bunu yemiyceeem!
- Bugün çok börek yaptım anne, belim ağrıdı!
- Babacım ben seni birkaç gündür göremediğim için çok özledim.
- Babanne bak dedem geliyor, sevinçli olsana!
- Gözünü seveyim annecim, noolursun!
- Babacım sana kurban olurum...
- Babam gelince geçer. (kafasını çarptıktan sonra "acıyor mu" diye sorunca)
- Kask giyilmez, takılır, pantolon giyilir, etek giyilir. ("Zeynep seni motosiklete bindireyim, hem kask da giyersin" diyen saygın abisine
Not: Saygın o günden sonra Zeynep'e kısaca TDK demeye başladı:)

18 Eylül 2009 Cuma

sevda sözleri...

Baba ve Zeynep yatakta kudurmaktadırlar. Sonra bir ara Zeynep odadan çıkar. Baba yatmadan önce okumak üzere kitabına yönelir. Elinde ara ara dönüp okuduğu Cemal Süreya, Sevda Sözleri...

Birkaç dakika sonra Zeynep neşe içinde geri gelir,
- Babacım ne okuyorsun?
- Şiir okuyorum kızım..
- Şiir mi?

Baba Zeynep'e rastgele bir dörtlük okur...Sonra der ki:
- Büyüyünce sen de okursun kızım.
Zeynep durur mu,
- Ama babacım, şiir okumak için büyümeye gerek yok ki! der, kitabı eline alır ve okur gibi yapar:

- Babacım seni çok seviyorum...

İşte gerçek sevda sözleri...

31 Ağustos 2009 Pazartesi

hoşçakal bezim...

25 ağustos salı itibariyle lazımlık kullanımına resmen geçmiş bulunuyoruz. Hala çamaşırları ya da kıyafetleri üzerindeyken otursa da, en azından şimdilik tuvaleti geldiğinde haber verip, lazımlığa oturana kadar kendini kontrol edebiliyor. Gün içinde ev dışına çıktığımız zamanlar dışında hemen hiç bez bağlamıyoruz artık.

Devamlı üst baş yıkayıp duruyoruz ama hiç olmazsa ilerleme kaydetmiş olmak güzel. Kakası geldiğinde hala, "popomda bezim var mı" diye soruyor. Yoksa, bağlamamızı bekliyor. İş tamamen inada bindi yani. Onu da nasıl olsa aşarız diye şimdilik umursamıyorum.
Zaten kendisi de:
- Ben bu işi başardım galiba! demeye başladı.

Herşeyin bilincinde, cin gibi bir velet tarafından parmak ucunda oynatıldığımı bilmek biraz sinirimi bozsa da, şu anda daha iyi bir önerim yok ne yazık ki...havalar serinlemeden bu dertten kurtulsak yeter diye düşünüyorum...

28 Ağustos 2009 Cuma

zeynepten inciler -2

- dööön dööön pense
(kutu kutu pense ve dön dön kelebek remixi)

- ormanat bahçesine gidelim!

- bildiğiniz bir yerlerde bana göre kanat var mı?
- kanadı ne yapacaksın kızım?
- arı olmak, kelebek olmak istiyorum!

- kızım seni çok özledim.
- ben seni daha çok özledim, haberin olsun!

- bu çok komik bir masal oldu! (kendi anlattığı bir karma bir masaldan sonra yorumu)

- şimdi gelemem anne, ödevlerimi yapmak zorundayım!

- bugün nasılsınız hanımefendi? (uyanır uyanmaz bana ilk sorusu)

- nenecim, bugün yaylada çok güzel bir gün!

- baba beni yeterince hızlı sallamıyorsun!

- annecim sen benim tomurcuğumsun!

- bildiğiniz bir yerde bana göre kuyruk var mı?
- kuyruk mu?
- evet, kedi olmak, köpek olmak istiyorum...

13 Ağustos 2009 Perşembe

ve nihayet tatil...

Çıralı'ya gitmek üzere yola koyulduğumuzda saat 6 bile olmamıştı. amaç kahvaltı öncesi Zeynep uykudayken gidebildiğimiz kadar çok yol katedip, uzun bir kahvaltı molası ile dinlenmekti.

Evet, Zeynep bir süre sonra uyudu ve epeyce bir yol gittik, ama uyanınca, çıkmadan önce içtiği koca bir biberon sütü kusarak bizi korkuttu. Zira daha yolun yarısına bile gelmemiştik. Üst baş değişimi, oto koltuğunun ıslak mendille kırklanırcasına silinmesi, eczacı bir arkadaşımızdan teknik destek alınarak 100 mg'lık Emedur fitil uygulanması, kahvaltı, tekrar yol, tekrar mola ve nihayetinde yaklaşık 10 saatin sonunda Çıralı'ya varış.

Myland Nature adında Çıralı sahilinde birbiri sıra uzanan bungalow otellerden birinde kaldık. Deniz ve plaj yakın ve güzel, odalar temiz ve bakımlı, yemekler ortlamanın üzerinde ama Adana'dan gelen konuklara göre vasat, fiyatlar hafif pahalıca idi. Bungalowların meyve bahçesine açılıyor olması, kaybolma, düşme şaşma tehlikesi olmadan Zeynep'in kafasına göre takılabilmesi, kapımızın önündeki hamak ve etrafta gezinen tavuk, civciv ve kediler tatilin keyifli anlarıydı.

Myland Nature' ı çocukla gidilesi mekanlara ekliyorum.





"Plajda Zeynep" ise ayrı bir paragraf konusu. Elinde kovası küreği ya da kitabı ile patikada yola düşen minnoşum, her gördüğü şeyi (hergün tekrar tekrar) inceleyerek, bıdır bıdır yorumlar yaparak, minik ve çoook sakin adımlarla bizi bayarak (3 dk'lık yolu 10-15 dk'ya çıkarak) plaja vardı.



Sanki sürekli denize giriyormuşçasına alışkın, mutlu, sakin bizimle birlikte denizin tadını çıkardı. Ağzına gözüne kaçan sulara hiç aldırış etmeden, simitiyle neşeli neşeli takıldı . Uzun uzun suda, sonra biraz da tam dalgaların vurduğu kıyıda oynadık. Sonrası da kumdan kaleler tabii ki. Popoyu kuma koyduğu andan itibaren bıraksak saatlerce, doldur boşalt, ıslak kuru kaptırıp gidiyordu.


Sabah çok erken (7,5-8 gibi) akşam da 5den sonra denize gittiğimiz için sıcaktan ve güneşten rahatsız olmadan rahat rahat tadını çıkarabildik herşeyin. Deniz sonrası kahvaltı, oyun, kitap ve ailecek öğle uykuları, geç öğle yemekleri ve tekrar deniz...

Çok keyifli, huzurlu ve rahat bir tatil, göz açıp kapayana kadar bitti. Dönüşte risk almamak adına sahil yolu yerine daha düz ve sakin Konya üzerinden gelmeyi tercih ettik. Yolun neredeyse yarısını uyuyarak geçiren Zeynebim en ufak bir problem yaratmadı, (onca saat oto koltuğuna bağlı olmasına rağmen) kuş gibi geliverdik evimize.

Kuzucuğu çok özlemiş olan dayısı ve halası ile oynayarak geçirdi minnoşum akşamı. Sabah tekrar yayla yoluna düştük.

Yaylayı uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Şahane bir manzara, tertemiz hava ve su, taptaze süt, yumurta, köy ekmeği, dalından kopardığımız fasulye, böğürtlen, mısır, şeftali, domates...



Sessizlik, huzur, mutluluk ve burnumda kızımın kokusu...

Daha ne isteyebilirim ki...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

rüya gibi...

Cuma akşamı bir an önce kuzucuğuma kavuşma isteğiyle işten bir saat kadar erken çıkarak düştük yola. Yokuşun başında sevinç çığlıklarıyla karşıladı beni miniğim. Taşta toprakta yürüme işini iyice geliştirmiş, koşup geldi bahçede önümüze. Hemen elimizdeki paketlere atladı afacan.
- Anne bana ne getirmiş?
- Hani sürprizim?

Öpüşme koklaşma ve yemek faslı sonrasında kucak kucağa bir akşam ve koyun koyuna bir gece geçirdik. Cumartesi sabahı erkenden uyandık tabii. Yatakta oynaşırken bir ara sakin, düşünceli durdu durdu ve dedi ki:
- Anne sana birkaç sorum vardı ama hatırlayamadım!!
Ben koptum tabi ki. “Olsun kızım, hatırlayınca sorarsın” diyebildim ancak.

Neredeyse bütün günü bahçe geçirdik.
Akçadağ manzaramızdan ilham alarak sulu boya ve pastel boya gökkuşağı çalışmaları yaptık. Sulu boyayı parmak boya niyetine kulandık. (Haftaya becerebilirsem patates baskısı yapalım istiyorum) Kumlarla, taşlarla oynadık. Bahçeden aşağı taş attık. Tazecik salkım söğüdümüzü sevdik. Ağaçtan kiraz kopardık. (Zeynep önce kirazları cebine doldurmak istedi. Ben izin vermeyince pratik çözüm; çıkardığı çorabına doldurdu, torba niyetine) Çiğ fasulye, çarliston biber, karpuz, kayısı, badem, ceviz, fındık yedik. “Birazcık” TRT çocuk seyrettik.

Kısacası sarmaş dolaş, bol öpücük, bol oyunla, temiz hava bol gıda iki gün geçirdik. Birkaç defa Adana’ya döneceğimizi, onun babaanne ve dedesi ile yaylada kalacağını söyledim. Sonuncusunda kendisinin de gelmek istediğini söylese de, babaannesi yaylada olduğu ve biz de işe gideceğimiz için Adana’da yalnız kalacağını söyleyince ikna oldu. Gelirken sürpriz hediye getirmek şartıyla anlaştık. (pazarlık etmede en az babası kadar iyi olduğunu atlamamalıyım)

Ay sonu bir an önce gelse de, kızımla doya doya iki hafta geçirsek diye sabırsızlanıyorum. bir haftası deniz, bir haftası yayla planlıyoruz. Masmavi deniz, temiz hava, bol gıda bi de Zeynep...
rüya gibi, insan daha ne ister ki...

7 Temmuz 2009 Salı

konuşma becerisi ve kitaplar

Önceki yazılarda da bahsettiğim gibi Zeynep’in dil becerileri son 2-3 ayda inanılmaz gelişti. Bir buçuk- iki yaş öncesinde de kelime dağarcığı oldukça genişti. Bunları nasıl öğrendi ya da nasıl bu kadar çok şey biliyor diyenlere tek cevabım kitaplar. Henüz altı aylık ve hala destekle otururken tanıştı ilk kitaplarıyla. Takip ettiğimiz sıraya göre özetlersek;

-Önce hikayesi olmayan çeşitli resimler içeren bir tür resimli sözlük ile başladık. Nesneleri ve hayvanları tek tek tanıtıp sonra da bunlarla ilgili hikayeler anlattım. Çevremizde rastladıkça da gösterip hatırlatarak pekiştirdim.

- Sıfatlar kullanarak nesne tanımlamalarını genişlettim. (sarı kedi, büyük kamyon, şirin çocuk gibi)

- Sürprizli kitaplar ile “hangisi, acaba, nerede, altında, arkasında, içinde” gibi yer yön kavramları ile kelimeleri destekledim.

- Sonra da konulu kitaplara geçtik. (Bremen mızıkacıları, tilki ile karga gibi) Kitabı olduğu gibi okumak yerine onun anlayabileceği, sıkılmadan takip edebileceği kısa ve kolay cümleler seçtim.

- Anladığını ve ilgilendiğini gördükçe detayları ve zorluk derecesini giderek arttırdım. Hiçbir zaman anlamaz, ya da nereden bilecek diye yaklaşmadım.

- Sıkılmamasını sağlamak için ses tonum ile oyunlar yaparak ya da olaydaki bazı hareketleri tekrar ederek biraz da teatral bir hava katmaya çalıştım.

- Basit soru cevaplar ile onun da katılımını sağladım.

Kitap seçiminde en çok dikkat ettiğim şeylerden biri büyülü, cadılı, cinli perili abuk sabuk şeylerden uzak ya da kurdun karnını yaran avcı, kötü kalpli üvey anne gibi şiddet ve negatif duygular içermeyen masallar/kitaplar seçmekti. Bu tip kötü ve gereksiz uyaranlar her yerde o kadar çok karşımıza çıkıyor ki (özellikle nasıl yayınlanabildiğini hala aklım almayan o sihirli perili malum çocuk dizileri gibi) ne kadar uzun süre uzak kalsak yeridir diye düşüyorum.

(Belki de bu yüzden Zeynep’in hiçbir zaman kötü insanlardan, hayvanlardan, karanlıktan korkusu olmadı. Bir tek kez bile korktum diyerek yanımıza gelmedi. Yaramazlıkları engelleme ya da tehdit amaçlı kullanmak yerine kendini koruma adına öğretilmesi gerekli bir olgu olmalı korku.)

Kitaplar dışında dil becerisine yönelik en büyük destek tabii ki çocukla konuşmak. Yaptıklarımızı, gördüklerimizi anlatarak yaşamak hem çocuğun olan biteni daha iyi kavramasına hem de başına geleceklere karşı hazırlıklı olmasına yarıyor. (oturmuş bilgisayarınızda takılırken anneniz gelip durup dururken çorabınızı çıkarsa, ya da elinizden tutup sizi çekiştirerek odanıza götürse ne hissedersiniz.)

Tüm bunların yanı sıra çocuğun ilgisi ya da doğuştan gelen yatkınlığı da yadsımamak gerekir tabii. Çoğunlukla erkek çocukların kız çocuklardan daha geç konuştuğu bilinir. Bir teoriye göre kızlar annelerini, erkekler de babalarını rol model aldığından kızlar daha çok ve çabuk konuşur deniliyor. (erkekler babaları gibi ağır abi, kızlar anneleri gibi geveze oluyormuş kabaca, valla ben teorinin yalancısıyım.)

Son söz olarak, her geçen gün Zeynep’in patlattığı yeni bir bomba ya da yaşattığı yeni bir dumur ile esasında çocukları ne kadar hafife aldığımızı yaşayarak öğreniyorum. Bilmediğini sandığımız çoğu şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyor ama bilgiyi ya ellerinden/dillerinden geldiği kadar ya da işlerine geldiği kadar kullandıklarından biz bunu fark edemiyoruz.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

zeynep kurdu

Kuzucuğum gitti ve yine tadı damağımda kaldı. Denetleme var diye gece 11lerde evde olunca, ilk üç gün öylece heba oldu. Perşembe ve Cuma ise akşam altıyı sektirmedim. Perşembe akşamı Gülbin ve Ece’yi ziyaret ettik. Gitmeden önce motive etmek adına “Zeynepcim biliyor musun, Ece daha çok küçük, yürümeyi, konuşmayı bile bilmiyor” dedim. Ve cevap aynen geldi:
-Merak etme anne, ben ona öğretirim.

Cuma akşamı kuzenimizin düğünündeydik. (fotoğraf çekmeyi akıl edebilseydim, çimlerde, parkta kuduruşunu, dans edenlere şaşkın şaşkın bakışını, gelin ve damadın ilk dansı esnasında havai fişek sandığı maytapları alkışlayışını belgeleyebilirdim) kısa süre sonra (aktiviteler bitince) düğünün rutininden sıkıldı tabii. Yüksek volümde bir müzik ve anlamsızca dans eden bir sürü insan. Çareyi babasının kucağında uyumakta buldu. (biz de bu sayede erkenden kaçtık :)

Cumartesi ise tam bir anne-kız günüydü. Minnoşuma bikini almaya gittiğimiz dükkandan 4 elbise ve 1 tişört alarak çıktık. (her şey yarı fiyatınaydı ama, hem seneye de giyebilir :) Sonra pizzacıda iki dilime yakın pizzayı afiyetle mideye indirdi bıdık.

Oradan kitapçıya geçtik. Uzun uzun kitapları inceledik. Sanki hepsi pek bi uyduruk geldi bana. Okul öncesi kitapları o kadar çok inceledim ve o kadar çok kitap aldım ki son iki senede, sanırım alınabilir olanları bitirdik. Boyama kitabı bile beğenemedim. Şekiller pek bi eciş bücüş, pek bi zevksizdi. Sonunda çizgi birleştirmeceli, şekil çizmeyi öğreten bir kitap alabildik. Bir de klasiklerden “kurt ile yedi keçi yavrusu” (Kurdun yavruları yediğini, anne keçinin kurdun karnını kesip yavruları çıkardıktan sonra karnına taş doldurduğunu ve sonra da itip dereye attığını evde okuduğumuz esnada hatırlayabildim. Ve spontane çeviri ile kurt yavruları gömleğinin içine saklamış, anne de kurt uyurken gelip yavruları gömleğinin içinden gizlice kurtarmış diye okuduk.)

Günün esas kopuşu ise, kitapçıda yüksek sesle Serdar Ortaç çalmaya başlayınca Zeynep’in
-Ver coşkuyu, ver coşkuyu!
demesi oldu, görevli kızlarla şaşkınlıktan ve gülmekten kendimizden geçtik.

Kitapçı sonrası ise kısaca, akşamüzeri uykusu, Mirkan –Berfin-park şeklinde özetlenebilir.
Pazar sabahı Emre ve Elif’le kahvaltı sonrası, Zeynep Elif’i esir aldı. Günün devamı ise yine baş başa oyun, kucuş kucuş uyku, tahtalı park ve akşam babaanne-dede...

Dönüşte aldığımız danette’yi eve gelince babasına ikram etti. Babiş yemek istemeyince de
- Yemezsen yeme!
diye tersledi adamı. (ve tabii ki babiş yaşadığı şokun etkisiyle yedi danette’sini :)

İki haftalık yayla arasından sonra gözlemlediğim en büyük gelişme konuşma becerisinde. Neyse, zaten, keşke, neredeyse, bence, yani, hakikaten, gerçekten vb. kalıpları cümle içinde doğru kullanıyor olması, sorularımıza evet hayır gibi tek kelimelik cevaplar verebilecekken yetinmeyip, uzun uzun cümleler kurması, kendi kendine şarkılar söylemesi konuşma işi artık tamamdır dedirtiyor bize. Bundan sonrası kelime dağarcığının genişlemesi…ben de artık anlar, anlamaz diye düşünmeden, basitleştirmeden, büyük adamla konuşur gibi konuşuyorum kızımla.

Haa unutmadan, bir de web sitesi uydurmuş kendine söyleyip duruyor:
Dabulyudabulyu zeynepkurdu nokta con

Ne diyeyim, Zeynep’li günler her geçen gün daha keyifli, daha eğlenceli oluyor...