25 Ocak 2010 Pazartesi

Zeynepten İnciler -5


Nadiren mutfağa giren bendeniz, haftasonu Zeynoş'umun talebi üzerine ona gözleme yaparken, tuvalette ona yardımcı olan babası ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- Babacım, babaannem senin annen di mi?
- Evet kızım.
- Şu mutfakta gözleme yapan kadın da benim annem !!!!!!

Ne diyeyim, tanıştığımıza memnun oldum...

19 Ocak 2010 Salı

Kitap fuarındaydık...

Haftalardır başlamasını dört gözle beklediğimiz kitap fuarına cumartesi nihayet gidebildik. Sanem ve Durucuğum da bizimleydi. İçimiz biraz buruk gittik gerçi, İremciğim öksürüğü nedeniyle bize katılamadı. Yine de en azından 3’te 2’yi sağlayabildi kızlar. 11’i biraz geçe orada olmamıza rağmen fuar müthiş kalabalıktı. Bu kadar okumaya meraklı bir millet olduğumuza nedense inanasım gelmiyor.)

Etrafta kitap olunca ben de kendimi kaybediyorum galiba. İçeriğini, dilini, kalitesini görmeden çocuk kitabı almak bana oldukça riskli geliyor. Bu yüzden daha önce incelemediğim (ya da güvenilir kaynaklardan referans almadığım) çocuk kitaplarını internetten almayı pek tercih etmiyorum. Sonra elime fırsat geçince de(bakınız Ankara’ya her gidişimde mutlaka uğradığım Dost Kitapevi maceralarım) ipin ucunu biraz kaçırıyorum galiba.

Kendimize tek bir kitap bile bakamadan, o kalabalıkta hem kızlar için kitap incelemeye hem de kızları gözden kaybetmemeye çalışarak oldukça yorucu ama yine de çok keyifli iki saat geçirdik.

Sonuç: Harika kitaplar aldık !!!!

En çok İş Bankası Kültür Yayınlarının kitaplarına bayıldım. Renkler, resimler, baskı kalitesi ve dili bence çok çok güzel. Buradan Zeynep’in seçtikleri Şehir Faresi ile Kır Faresi ve Kurbağalar oldu. Ayaküstü, yalandan inceleme fırsatı bulduğum yayınevinin diğer kitaplarını daha sonra kitapyurdundan almaya karar verdim.





Tabii bir de Tübitak yayınları var. Daha önce renkler, şekiller, sayılar vb. mavi serinin neredeyse tamamını okumuş, aktivitelerini Zeynep’le birlikte yapmıştık. Şimdi daha önce inceleme fırsatı bulamadığım bir üst seriden kitaplar aldık.

Atma Kullan, Dört Element, Nasıl Hareket Ederiz?, Ne Neden Yapılmıştır?

Belki henüz bu kitaplar için biraz erken, ama olsun. Daha önce almış olduğumuz aynı seriden Duyularımız şu aralar ilgisini çekiyor mesela. Teker teker bunları da ortaya çıkarıp ilgisine göre devam etmeyi düşünüyorum.

İki de nokta birleştirmece kitabı aldık. Doğa ve Deniz Kıyısı
Şimdilik Zeynep sadece otuza kadar sayıları tanıdığından bu kitap da bir süre daha stokta bekleyecekler arasına katılıyor.

Bir de Bu Yayınevi’nin Kavramlar serisini aldık. Eve gider gitmez Zeynoş hemen başladı bu kitaplardaki faaliyetlere.

Kitaplar dışında bir set de İngilizce kelime öğreten resimli kartlardan aldık. Önce meyveler, sebzeler, sonra eylemler, meslekler diye seçtiğimiz grupları alalım derken (adamcağız baktı kandırması kolay potansiyel müşterileriz) 12 konu başlığında tüm seti alıverdik. (ama böylesi tek tek almaktan daha hesaplı oldu :)

Bu kadar kitaba, (kağıda) karşılık, Tema’nın standından rozet ve meşe palamutları almadan geçemezdik. Hep beraber apartmanımızın bahçesine dikmeyi düşünüyoruz ağaçlarımızı. (Nasıl çimlendirip, fidan haline getireceğimizi stantdaki vakıf gönüllüsü teyzeden öğrendik.)

Bir sürü kitap ve guruldayan midelerimizle, ağzımız kulaklarımızda çıktık fuardan. Zeynoş çıkışta biraz mızıldandıysa da Roka’ya varıp Saygın abisi ile sohbete başlayınca keyfi yerine geldi. Sonrası da kızlar tarafından mideye indirilen hamsiler…Evde sayfa sayfa incelen kitaplar, kes yapıştır aktiviteler…

Haftasonlarını çok seviyorum çoook!

5 Ocak 2010 Salı

Zeynepten İnciler - 4

Haftasonu birlikte oyun oynarken, dışarıdan sanki birşey bir yerlere sürtüyormuş ya da zorluyormuş gibi takır tukur, sesler geliyordu. Ben de kendi kendime "bu ses de ne acaba" diye söylenirken Zeynoş'umun cevabı müthişti.

- Belki komşularımızdan biri havuç yiyordur annecim !!!

yeni yıla girerken...

Bu yıl nedense ailede hiç kimsede yeni yıl coşkusu yoktu. Aslında sağlık sıhhat ve iş durumlarım biraz daha rahat verseydi Zeynoş’umu ben havaya sokardım. O da ahaliyi peşinden sürüklerdi. (sıkıysa sürüklenmeyin!) Muhterem sultan’ın şahane yemekleri ile başladığımız yılbaşı gecesi Zeynoş’umun Berfin ve Mirkan ile kudurması, bizim tv’den ufak tefek nasiplenmemiz, çok saygıdeğer kocacığımın 22 gibi eve gidip yatışını mütakip, bizim de 23.30 da eve varmamız ve birkaç dakika içinde yatakla bütün olmamız ile sona erdi. Gece yarısı yıl değişirken Zeynoş’umla kucak kucağa masallar alemindeydik. Havai fişek ve havaya açılan ateş seslerini komşularımızın gürültüleri diye yorumlamak durumunda kaldım ne yazık ki. Onu da kucağıma alıp havai fişek izleme zevkini bizden çalan şehir magandalarını burada tekrar anmadan geçemeyeceğim.
yılbaşı yemeğini beklerken....

Yılbaşı ertesi üç günlük tatilimiz Sanem, Duru, bol bol park, market, ve bir ev ziyareti ile geçti. Bol bol Zeynep'in yeni kitaplarını okuduk. (İrem'in hediyesi üç boyutlu Kül Kedisi ki yine sansürlü anlattığım masallar grubunda, benim hediyem Tübitak yayınlarından Dinozor ve yapıştırmalı Cemile'ler)



favorimiz tahtalı park...



Bu arada önümüzdeki yıl için Sanem’le yeni yıla hep birlikte girme kararı aldık. Hem kızların yeni yıl kavramını daha iyi algılamaları hem de iki üç yıldır çocuklar (ve bizim tembelliklerimiz) nedeniyle sönük geçen yılbaşı akşamlarını biraz renklendirmek üzere. Belki küçük bir ağacı hep beraber süsleyerek ya da babalarına aldıkları hediyeleri beraber paketleyerek ortak bir şeyler de yapmış olurlar.

Şimdilerde kitaplarda ve televizyonda göre göre Zeynep kardanadam ve kartopu oynamaya sardırmış durumda. Adana’da kar bulup çocuğa göstermek ne mümkün. Şimdi Toroslara ya da Pozantı’ya kar yağmasını bekliyoruz, haftasonu kaçamağı yapıp karın tadını çıkaralım diye. Fikir Sanem’in de çok hoşuna gitti. Üstelik beraber daha keyifli olacağı da kesin. 2006 başında Kapadokya’ya giderken çay molası verdiğimiz küçük bir otelle görüştüm bile. (O zamanlar Zeynep’in Z’si yoktu, Durucuğum ise annesinin karnındaydı.)

Bu arada kızlar yavaş yavaş paralel oyundan birlikte oynamaya geçer oldular. Biri anne, biri çocuk oluyor ya da garson ile müşteri…Evde çığlık çığlığa koşturmalarını, oyun kurup bizi de dahil etme çabalarını (bazen odadan sepetlemelerini) seyretmek inanılmaz keyifli. Sonra bir de bakmışız, bizsiz birbirlerine misafir olmalar, yatıya kalmalar başlamış…

Duru’yu ilk gördüğüm, kucağıma aldığım günü dün gibi hatırlıyorum. Hamileyken neredeyse gün aşırı Duru ve Sanem’i görmeye gittiğimi, görmemiş anne hevesiyle Zeynep’e aldıklarımı Sanem’e gösterdiğimi…
Ve nihayetinde akşam birlikteyken ve hiçbir belirti yokken, gece doğum yaptığımı duyunca Sanem’in şaşkınlığı gözümün önünden gitmiyor.

Günler hatta yıllar inanılmaz bir hızla akıp gidiyor. Bir taraftan kuzucuklarımız sağlıkla, huzurla büyüyor, annelik her geçen gün daha zevkli ve keyifli oluyor diye düşünürken bir taraftan da bu günlerin geçip gittiğini ve bir daha geri gelmeyeceğini düşünmek tuhaf bir hüzün veriyor. Belki de anlamsız iş yoğunluğumuz nedeniyle doyasıya yaşayamadığımız günlerin burukluğudur hissettiğim.

Offf. Nerden nereye…Kısa ve keyifli bir yeni yıl yazısı yazayım diye başlamıştım, sonunu yine yakınmaya bağladım. Yakınacak bir şey de yok esasında. Tamamen tercih meselesi. Ya da mevcut düzeni yıkıp, yeni kararları / tercihleri uygulayacak cesaret meselesi…

Bu konu daha çok laf götürür. En iyisi herkese tüm sevdikleriyle sağlıklı, huzurlu ve mutlu yıllar dilemek…

İyi ki varsınız canım kızım, canım eşim ve tüm sevdiklerim…

28 Aralık 2009 Pazartesi

yeni yıl partisi...

Cmtesi günü sevgili Iraz ’ın çocuklar için düzenlediği yılbaşı partisine katıldık. Geç cevap vermemiz nedeniyle hediye çekilişine katılamasak da Zeynep’le İrem birbirini çekmiş gibi karşılıklı hediyeleştiler. İkisi de hediye alma-verme işini pek sevdiler.

Almış olduğumuz kitabı evde paketlemeden önce bir güzel okuduk kızımla. (İkinci el hediye için özür dileriz İremciğim.) Sonra keyifle hediye paketi yaptık birlikte. Hatta hızımızı alamayıp, babasının yeni kitabını da (tam ortasındayken uçakta unutup bitiremediği ve bulamadığımız için tekrar alamadığımız kitabı şans eseri bulmuştum İrem’e hediye almaya gittiğimizde) paketledik. Böylece hiç yoktan babasına sürpriz bir hediye verme şansına da erişecek hanımefendi. Sonra ne oldu dersiniz, İrem’in paketini açmak için tutturdu. Tekrar okuması gerekiyormuş. Dolduruşa getirip, paketi ortadan kaldırıp unutturmasam, aynı sahneler baştan yaşanacaktı.

Neyse, partiye gelecek olursak; kalabalığa karışma konusunda yine sıkıntı yaşadık. Nedense ara ara böyle geliyorlar bizimkine. Bir utangaçlık, sıkılganlık hasıl oluyor ve kucağımdan eteğimden bir türlü ayrılmıyor. Aktivitelere katılmak, kendini sevdirmek, sorulan sorulara cevap vermek istemiyor. Aslında çok da izole büyümüyor bence. Hemen hergün, market, fırın, park gibi farklı insanların olduğu kalabalık ortamlara girip çıkıyor ama tabii oradaki iletişim çok kısıtlı. Bir iki dakikalık ayaküstü konuşmaların ötesine geçilmiyor. Partideki tutumunu babaannesi ile de konuştuktan sonra babaannenin bir süredir ara verdiği eş dost, akraba ziyaretlerine en kısa zamanda başlamasına karar verdik. Biz de ailecek akşam gezmeleri sezonunu açıyoruz. İhmal ettiğimiz yakın zamanda evlenen ve çocuk sahibi olan ama bir türlü hayırlı olsuna gidemediğimiz kim var kim yoksa bu bahane ile gönüllerini alalım istiyoruz. En kısa zamanda liste yapmalıyım.

Partiye tekrar gelecek olursak, hediyeler, ortam, müzik, aktiviteler her şey ama her şey tam çocukların isteyeceği gibi düzenlenmişti. Iraz’ın ve tüm emeği geçenlerin ellerine sağlık. İrem ve Zeynep Rüzgar’ın oyun odasında bir güzel oynadılar, eğlendiler. Karşılıklı hediye alıp vermenin keyfini tattılar. Sarılıp öpüştüler, el ele tutuştular. Gerçekten çok ama çok şekerdiler. Veee tabii ki iki koca kadın bir fotograf makinesi getirmeyi beceremediğimiz için ilk yılbaşı partimizde görsel açıdan güme gitmiş oldu. Bu konuda da bizimkilerin göründüğü birkaç kare eline geçerse diye Iraz’dan yardım talep edeceğiz. Olmazsa arşivden bir şeyler atarız artık buraya.

Şimdiden Zeynep kuzusunun doğum günü partisi için heveslenmeye başladım. Katılacaklara ufak tefek bir hatıra ile teşekkür etmek istiyorum. Var mı önerisi olan. Sanırım yine en güzel hediye kitap olacaktır.

24 Aralık 2009 Perşembe

fotograf etkinliği...

Yılbaşı çekilişi için tebrik kartı hazırlama aşamalarımızı resmetmeye çalışırken, fotograf makinesini Zeynep'e kaptırınca ortaya aşağıdaki görüntüler çıktı.
İyi ki de kaptırmışım. Bence çok güzel kareler olmuş. Küçük elleri, topicik parmaklarıyla biraz flu çekmişse de kesinlikle yayınlanmaya ve hatırlanmaya değer bence.İşte,

makinayı kaptırdığım an...


oyuncak dolabımız...


kadim dostumuz ve bu aralar favorimiz süngerbob karepantolon...


gece- gündüz aktivitemizden kalanların bir kısmı...

Bizim yıllardır heveslenip bir türlü başlayamadığımız fotoğrafçılığa Zeynoş el atmazsa bizim birşey becerebileceğimiz yok anlaşılan. Aferin kızıma...

18 Aralık 2009 Cuma

hediye adaşlığı :)

Montessori grubunda daha önce de yaptığımız hediye çekilişinde bu yıl Zeynep Ekin kuzusuna adaşlarının isabet etmesi bizim için hoş bir sürpriz oldu.
Çekiliş sonucu bize hediye gönderecek arkadaşımız Ekin, biz ise Zeynep Gülce’ye hediye göndereceğiz.

Açıkçası başlangıçta Zeynep hediyeleşmeye pek de hevesli görünmüyordu. Şimdiye kadar sadece kendisine hediye alındığından ve hediye vermeyi bilmediğinden sanırım. Sonra güzel bir şekilde neden böyle birşey yaptığımızı anlatınca, biraz daha benimsedi sanırım. Şimdi nasıl hediye alıp kart hazırladığımızı dilinden düşürmüyor, hatta sağdan soldan bulduğu ufak tefek oyuncak, fotograf vb. şeyleri babaanne ve dedesine hediye ediyor.

Bu haftasonu da birlikte yakın çevremize tebrik kartı hazırlayalım ve gönderelim istiyorum. Bakalım küçük hanım bu önerimi nasıl karşılayacak. (malzemeler için kırtasiyeye gitme kısmına bayılacağına eminim.)

gelelim hediyemize...
Hediyemize karar verirken Gülce’nin blogundan yardım aldık. Bir süredir arayıp bulamadıkları, sonunda evde kendi yaptıkları marakastan bahsediyordu Emine. Biz de müzik aletleri setinin hem keyifli hem de işlerine yarayacak bir hediye olacağını düşündük. Zeynep’te de ritm aletleri seti var ve elimize birer tane tef ya da marakas alıp ara sıra karşılıklı gürültülü bir şekilde hoplar zıplarız.(ne yazık ki dans etmeyi ikimizde pek beceremiyoruz)

Hediyemizi alalı iki hafta kadar olsa da ancak geçtiğimiz akşam tebrik kartını hazırlayabildik.



Fon kartonuna önce Zeynoş’un gülen yüzünü ekledik, sonra da ben her zaman ki yeteneksizliğim ile kutlama mesajlarımızı yazıp gerisini Zeynep’e bıraktım. Kendince o da mesajlarını yazıp, resimlerini yaptıktan sonra aklımıza çıkartmalarımız geldi. Dora boyama kitabından çıkan çıkartmalar ile de geri kalan kısımları süsledik.



Kart tam istediğim gibi olmasa da tahmin ettiğimden iyi oldu. Sonra da fotoğraflama ve paketleme…

Şimdi Zeynep de heyecanla Ekin'den gelecek hediyeyi bekliyor...

3 Aralık 2009 Perşembe

açık hava bayramı...

Uzuuunca süredir beklediğimiz Çandar-Avcıoğlu buluşması nihayet gerçekleşti. Bayramdan haftalar önce gerek hava durumu gerekse domuz gribi tahminleri ile planlar yapmaya çalışmıştık. Önce Avcıoğulları Ankara’ya gidiyordu. Sonrasında ise Adana’da havanın 20C ve üzeri seyredecek olması, Çandarların Adana’ya gelmesine sebep oldu.

İyi ki de gelmişler. Saatlerce açık hava koşturan Ela ve Zeynep’in neşesi ve keyfi görülmeye değerdi. Koca bebek babalar ise play station’da saatlerce parmak aşındırdılar.

Bayramın ilk günü öğleden önce, Zeynoş’un “dünyanın en büyük parkı” dediği merkez parka gittik. Park güzel, geniş, rahat olmasına rahattı amma, duyan gelmiş modunda, ve “öteki Adana’nın” egemenliği altındaydı. Neyse ki tatsız bir olay yaşanmadan sadece işin keyfini sürerek atlattık park faslını.





İkinci gün büyük nine ziyaretine gittik ablam ve kızlarla. Dönüşte oto koltuklarında kestiren kızlardan fırsat birer kahve içelim dediysek de, abla kardeş kahve sefamız henüz kahveler yarıya gelmeden ufaklıkların uyanması ile son buldu.

Oradan da ver elini Doyum! 01 Doyum’un yeni yerine ilk kez gittim. Zeynep daha önceden babası ile gittiğinden benden deneyimli idi. Oyun parkının hemen dibine kurdurduğumuz masamız ile neredeyse oturduğumuz yerden çocukları salıncakta sallayabilecek gibiydik. Böylece onlar oyuna doydu, biz de rahat rahat yemeklerin tadını çıkardık. Zeynoş yine az lavaşlı dürümünü (soğanlı ve salatalı) sonuna kadar yiyerek aslında canı istediğinde pekala kendi kendine, peşinde koşturulmadan yemek yiyebildiğini ispatlamış oldu. Normal şartlarda Zeynep’in iki katı hızla ve üç katı miktarda yemek yiyebilen Eloşcuğumun ise Adana mutfağı ile pek arası olmadığını keşfettik.





Doyum’un hızlı servisi, birbirinden lezzetli kebapları, bahçe ve oyun parkının rahatlığı, ortalıkta gezinen güvercin, tavşan ve muhabbet kuşları gayet memnuniyet vericiydi. Daha güzel tarafı ise pırıl pırıl lavabosu ve klozetteki değişebilir hijyenik naylondu. (Henüz tuvalet eğitimini yeni tamamlamış ve sağda solda bu işi nasıl becereceğinizin acemisiyseniz bu gerçekten önemli bir kriter haline dönüşüyor)
Çocukla gidilesi mekanlara derhal ekliyorum 01 Doyum’u!

3. günün sabahında ise Zeynep’in hatırlatması ile kahvaltıda Tahta Masa’daydık. Kızlar yine parkta bol bol oynadılar. Yalandan bir kahvaltı yaptılar. Ama güneş ve temiz hava onlar için çok daha faydalıydı bence. Pek üstelemedik denilebilir. Biz de dönüşümlü olarak onlarla ilgilenip, manzaranın ve çaylarımızın tadını çıkardık.

Açık havada bağımsız koşturma faaliyetleri dışında, Ela ve Zeynep’in birlikteliklerinin çoğu inatlaşma ve oyuncak çekiştirme ile geçti. Ablam ve ben duruma bakıp, bir yaş arayla iki çocuğa sahip anne olmadığımıza şükrettik. İkinci çocuk konusunu tekrar değerlendirip, kıskançlık sendromlarının her ikisi için de kaçınılmaz olduğuna karar verdik.

Her ne kadar sürekli bağrışıp kapışsalar da (ki ben Zeynep’i hiç bu kadar sinirli ve agresif görmemiştim) zaman zaman el ele tutuşup “bize bakın, biz ikiziz” diye de takıldı küçük cadılar. Zaten her gören de birbirlerine benzetiyor kızları. Tekilken o kadar tatlı, sempatik ve pozitifler ki, ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü ağız tadıyla kızamadık. Ben bir ara Eloş’un kötü polisi oldumsa da, pek de etkin olamadım tabii.

Öğleden sonra Çandar’ları yolcu edip yine büyük nine ve kuzenlere ziyarete gittik. Berfin ve Mirkan’la coşan Zeynoş’umun sesi taa parktan eve kadar geliyordu. Minnoş çok koşturdu oynadı, öğle uykusuna da yatamayınca akşam 6-7 gibi arabada uyuklamasıyla sabahı buldu.

Bayramın son günü de anne – baba- Zeynep tahtalı parkta takıldık. Çayımızı yudumlayıp, gazetemizi okurken bizimki de kumda stres atıyordu.

Uzun lafın kısası, neredeyse tüm bayramı muhtelif parklarda geçirdik denilebilir. Adana’da olmanın, sıcacık güneşin, temiz havanın nimetlerinden doyasıya yararlandık.



Bizimkilerin kazasız belasız gidiş dönüşleri ve birlikte geçirdiğimiz güzel zamanları bir kenara koyacak olursak, kuşkusuz bayramın en güzel tarafı her sabah “ anne tatil mi” diye soran kızıma ağzım kulaklarımda evet diyebilmekti.

16 Kasım 2009 Pazartesi

keyifli bir haftasonu...

Domuz gribine yakalanmamaya çalışarak gidip döndüğüm iş gezilerinden sonra, kızımla dolu dolu geçen bir haftasonunun rehavetindeyim hala.

Cumartesi sabahı çekirdek ailece ettiğimiz kahvaltı ve evde ufak tefek oyun ve faaliyetlerimiz sonrası kendimizi parka attık kızımla. Uyanık bir girişimcinin iyi ki de akıl ettiği küçücük büfeden aldığım çayım ve taburemi gölgeye çektirecek kadar parlak ve sıcak bir güneş eşliğinde (bir gözüm kumda oynayan minnoşumda) uzun uzun gazete okudum.
Zeynoş baştan aşağı kumlara belenip, kovadan kürekten sıkılınca koşturmaca, kaymaca, sallanmaca faslına geçtik. Havanın da bozmasına yakın ilk yağmur taneleri ile eve kendimizi attık. O kadar çok çamurlu ve kumluyduk ki, neredeyse apartmanda soyunduk diyebilirim.
Uzun güzel bir uyku çekti kuzucuğum. Ben de yeni başladığım kitabım ve kahvemin tadını çıkardım. Öğleden sonra kurt gibi acıkmış kızımın iştahla yediği tavuk ile daha da keyiflendim doğrusu. ( Bu aralar mönümüz çeşitleniyor gibi, taze fasulye, kabak, tavuk, çeşitli çorbalar...) Akşamımız da yine faaliyet, kitap ve oyun ile geçti gitti.

Pazar sabahı ise İrem ve Seher’e kahvaltıya davetliydik. Kızlar kendi performanslarını epey aşarak yaptılar kahvaltılarını. (İkisi de yemek konusunda mız mız olduğundan güne böyle başlamak çok güzeldi) Biz ise içmeye çalıştığımız birkaç fincan soğuk çaydan sonra keyif çayı mevzuundan vazgeçtik. Kahvelerimizi içip, parka doğru yola koyulduk. Parkta yeterince kudurduklarına kanaat getirince, gezi trenine oradan da nehir kıyısındaki çay bahçesine geçtik. İrem ve Zeynep, gözlemelerin yarısı mideye yarısı ördeklere yaklaşımı ile yine geçer not aldılar bizden. Sonrası, tavşan yakalama, tavuk kovalama vs. vs.
Dönüşte yorgunluktan yürüyecek halleri kalmamış nazlı veletler belimizi kırdıysa da oldukça keyifli saatlerdi. hem onlar kurtlarını dökmüş oldu, hem de biz laflama fırsatı bulduk. Fazla plan program yapmadan ( ki ne zaman niyetlensek bir problem yüzünden programlarımız iptal oluyor) daha sık bir araya gelme ümidiyle ayrıldık.

Dönüşte, yolda çektiği uykuyu yeterli bulan Zeynep, hala gezmeye doyamamış bir vaziyette parka mı gitsek diye dolanıyordu evin içinde. Hasta olan Berfin ablası ve Mirkan abisine de gidemeyince, akşamüstü babaanneyi de alıp, Güneş halayı ziyarete gittik. Çay kahve, kurabiye-poğaça derken akşamı ettik beraberce. Yolda yine uyuyakalan minnoşum, sabaha kadar neredeyse kesintisiz uyuyarak attı günün yorgunluğunu.

Birlikte geçirdiğimiz iki güzel gün sayesinde sanırım, bu sabah neredeyse hiç mızmızlık etmeden hazırlanıp çıktık evden. Neşesi ve mutluluğu gerçekten gözlerinden taşıyordu.

Asansördeki şu cümle ise ağzım kulaklarımda işe gelmemin sebebi oldu.
-Çok mutluyum annecim, babacım. iyi ki varsınız…

Daha ne diyeyim bilmem ki!

10 Kasım 2009 Salı

mimlendik...

Seher ve İrem bizi mimlemiş. Ben bu blogda kendimden çok Zeyneple ilgili detayları paylaşmayı tercih ettiğimden mim'i biraz kırparak Zeynoş'a uyarladım.Buyrun okuyun bakalım...

Dolabını açtığında hangi renkler daha fazla?
Tabii ki pembe. Her ne kadar kız çocuk pembe giyer takıntım olmasa ve hatta arada erkek reyonundan alışveriş yapsam da, hediye olsun, mecburiyetten olsun pembe tonları her zaman önde oluyor.

Alışverişe gittiğin(iz)de hangi mağazaya uğramazsan olmaz?
Zara, Çocukistan (Andy Wove sattığı için), Ceylan ve LCW minnoşun gardrobunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bir de kitapsan! Ben de bir kırtasiye düşkünü olduğumdan mutlaka karton, boya, makas vb. malzeme sık sık alırız. Uzun uzun kitapları inceleriz.

Asla giy(dir)mem dediğin kıyafetler?
Yakışmadığını ve gereksiz yere cinsel kimlik yüklediğini düşündüğümden gelinlik! Çocuk çocuk gibi giyinmeli bence! Küçücük çocukların kuaförde saatlerce saç yaptırıp, bir de üstüne makyaj yapılıp böyle giydirilmesi benim içime sinmiyor.

Fiyatları gereği ulaşılması zor yabancı markalardan en beğendiğin?
Her beğendiğimizi alamasak da özellikle sezon sonlarında (bir sonraki yıl giydirmek üzere) Zara’ya ve Andy Wove satan yerlere mutlaka uğrarım.

En fazla yatırım yaptığın sektör?
Kitap! Taa hamileyken almaya başladığım Behrengi’ler, Sevdalı Bulut’lar kütüphanemizde Zeynoş’un büyümesini bekliyor. Güzel bir çocuk kitabı gördüğümde yaş grubu ne olursa olsun dayanamayıp alıyorum. Pişman mıyım? Asla! Evdeki kitapkurduma az bile…

"Kitap, film, spor" hangisini diğerlerinden daha çok yapıyorsun?
Gerçek bir kitapkurdudur kendisi. 6 aylıkken oturabildiği ilk günlerde eline tutuşturduğumuz kitaplardan beri, hepsinin hakkını tam olarak vermiştir. Film derseniz, Calliou ve Arthur sever. Spora gelince, çok atletik ve hareketli değildir, misal kuzeni Ela’ya göre daha hanım hanımdır, sakindir, temkinlidir. Lakin parktaki tüm spor aletlerini mükemmel bir şekilde kullanabilir, hala çok esnektir. (ayaklarını uzatmış otururken tam iki kat olup başını ayaklarının üzerine koyabilir.)

Dışarıdayken yemek yemeği en çok tercih ettiğin(iz) yerler?
Balık için Narlıkuyu, Altan
Kebap için Doyum
Hızlı yemek ve hızlı balık için Roka
Hava almak için Tahta Masa

Bloğuna Neden Bu İsmi Verdin?
Hayatımın en güzel, en anlamlı, en paylaşılası günleri Zeynepli günler olduğu için

En Son Satın Aldığın Garip Şey Nedir?
Pilates topu ve matı. Yaz sonunda Zeynep’in Adana’ya dönüşü ile ara verdiğim sporumu evde yaparım diye düşünmüştüm.
Ama kargo paketi 1,5 aydır geldiği gibi bagajda duruyor.

Şeker Gibi Olduğum Anlar?
Sabah ilk sorusu “Anne tatil mi?” olan kızıma evet diyebildiğim anlar…

20 Ekim 2009 Salı

küçük bir deniz kaçamağı...

Cmtesi sabahımızı Seher ve İremciğim ile geçirdik. Joyfull House ve Masal Dünyası ziyaretleri yaptık. Joyfull zaten bildiğimiz bir yer, haftasonuna yeni aktivite var mı diye soralım istedik. Masal Dünyası da daha ilk ayını bile doldurmamış. Tertemiz, çok zevkli, düzenli, geniş geniş alanlı bir kreş. Sistemi bir oturtalım, haftasonu etkinliklerimiz başlar diyorlar. Neyse, bulucaz artık kızlara göre bir aktivite.

Aktivite demişken, pazar sabahı Duru'nun hasta olması nedeniyle denize gitmekten vazgeçmek üzereyken, zeynep de heveslendi gidelim bari deyip yola düştük. Zeynoşcum kumun ve suyun tadını çıkardı bir güzel. Ekim 18'de şeker gibi bir hava ve şerbet gibi bir denizle biz de kendimize geldik. Sonrası da tabi ki, Narlıkuyu da balık keyfi.

Babiş araba kullanmaktan biraz yorulduysa da, biz kızlar pek bi memnun olduk bu küçük kaçamaktan. Zeynepçim hala "anne tatil olunca tatile gidelim mi" diye sorup duruyor.

Zaten bu aralar işe gitme mevzuuna taktı kafayı. Uyanır uyanmaz ilk işi "bugün tatil mi" diye sormak. Biraz anlatınca ikna olsa da, onun bu tepkilerine içimiz burulmuyor desem yalan olur.

Hele bir de önümüzdeki bir ay boyunca çıkacağım iş seyahatleri yüzünden günlerce ayrı kalacağımız düşünülürse, umarım ciddi bir sıkıntı gelişmez bu konuda...

15 Ekim 2009 Perşembe

Gaddar annenin eylemleri devam ediyor!

Pazar akşamını da yemek yemeden geçiştirdi ufaklık. Izgarada nar gibi kızarmış tavuk pirzolaları reddedip, uyumadan önce yediği elma ile günü kapattı. Birkaç defa acıkıp acıkmadığını sorup, tepsiyi de salondaki sehpa üzerinde bıraktım ama yok, bana mısın demedi.
Ben de ısrar etmedim. Bakalım daha ne kadar böyle devam edeceğiz.

Esasında bir ya da bir buçuk yaşına kadar hanımefendiyi fazla kitabi beslememizin sıkıntısını çekiyoruz. Tuz yok, şeker yok, abur cubur yok, yemekler ona özel, sağlıklı, besleyici. Bizim yediklerimizin tadına bile bakmayan, fazlaca tutucu bir damak tadı oluştu böylece. Bir de yemezse yemesin, acıkınca nasıl olsa yer diyemedik. Ben dediysem babaanne kıyamadı, bazen de uğraşmak yerine aman yeter ki yesin deyip kolay olanı tercih ettik. Şimdi de böyle boğuşup duruyoruz.

Aslında, çok sağlıklı ve dengeli besleniyor. Et, süt, yoğurt, meyve tüketimi güzel. Taze fasulye, yeşil biber, marul, salatalık, havuç elinden düşmez. (Çiğ sebze ile beslenme akımının öncülerindendir kendisi) Tek sorun bellediğinden şaşmaması ve yeni gıdaları reddetmesi. Böyle olunca seveceğine emin olduğum şeyleri bile denetemediğimiz için çeşit sayısını arttıramıyoruz. Hala mönüde sevmediği yemekler olduğunda aç kalmasın diye ekstra bir şeyler pişirmek durumunda kalıyoruz.

3 yaşı bulup kreşe başlarsak bu durum da ortadan kalkar diye umuyorum. Nisan mayıs gibi yaptığımız kreş denemeleri buna yönelikti. Sırf yemek çeşitliliği artsın ve kendi başına yemeyi öğrensin diye birkaç yarım gün gitmişti. Sonra hastalıktı, yayla dönemiydi derken bugüne kadar öteledik. En son geçtiğimiz haftasonu Yağmur Anaokulunu gezdik birlikte. Minnoş da beğendi. Ama okul müdürü haftada iki-üç gün ya da yarım günlere sıcak bakmayınca biz de, ne yalan söyleyeyim, tüm gün göndermeye kıyamadık. Ayrıca herkese bizimki gibi bir babaanne kısmet olmaz. Böyle bir şansımız varken değerlendirmezsek ayıp olur.

Şimdilik, oyun grubu, çocuklu arkadaşlarla sık sık bir araya gelme gibi aktivitelerle sosyalleşme sorunumuza el atmayı planlıyoruz. Mesela bu haftasonu Seher ve İrem'le buluşup, Joyfull House'da yeni aktivite var mı diye bakacağız. Bir de müsaitse Didem'in bale okuluna uğrayıp kızlara bale yapan ablaları gösterelim istiyoruz.

not: pztesi ve çarşamba akşamı da aç yattı. (şu irade ben de olsa çoktan vermiştim 3-5 kilo fazlamı)

8 Ekim 2009 Perşembe

gaddar anne!

Dün akşam önüne koyduğumuz yemeği (taze fasulye) reddettiği için ilk defa aç yattı inatçı minnoş. İlk defa dediysem, daha önceleri her önüne konulanı yediğinden sanılmasın sakın. Hep ikinci bir alternatif (genelde bu ihtimal düşünülerek hazırlanmış)sunulduğundan ve aman aç kalmasın diyerek yalvar yakar peşinden koşulduğundan...Bu kez de fasulyenin reddedileceğini bilen babaanne bulgur pilavı ile olaya hazırlanmıştı, ancak gaddar anne bu gidişe bir son vermeye çok kararlıydı.

Netekim, fasulye reddedildi ve yatarken içilen süte kadar ağza bir lokma dahi konulmadı. (canavar ruhlu anne, küçücük bir meyve ya da çubuk krakeri bile çok görmüştü)

Bir daha ki bölüm:
Zavallı küçük kız annesinin zulmüne dayanabilecek mi?
Nemli gözlerini saklamaya çalışan babaanne olaya el koyacak mı?
Ya da, gaddar anne imana gelip, yavrusuna eziyet etmekten vaz geçecek mi?

arkası yarın...

7 Ekim 2009 Çarşamba

rutinimize dönüş...

Eylül ayı başında yayla dönüşü sonrası, babaanne ve dedenin evlerindeki tadilat nedeniyle bizde kalmaları ne yalan söyleyim pek bir işimize gelmişti. Sabahları kaldır-giydir-götür, akşamları geri getir derdi olmadan, evimizde yediğimiz önümüzde, rahat rahat bir ay geçirdik.

Tadilat bitimi bizim yurtdışı seyahati ile çakışınca, dönüşümüzde bomboş evimiz karşıladı bizi. Sabah gözümüzü açar açmaz koştuk minnoşun yanına. O kadar çok özlemişiz ki birbirimizi, bir süre babasıyla benim kucağım arasında git gel yaptı kuzucuğum.

Sonra tabii ki "bana ne getirdiniz" faslı başladı. Şu aralar tüketim çılgınlığı konusunda bilinçlendirme çalışmalarına başlamış durumdayız. Gereksiz alışveriş yapmama, elimizdeki malzemeleri tutumlu ve düzgün kullanma, her istediğimizi alamama mantığını oturtalım istiyoruz. Herşeye sahip olmasına rağmen mutsuz ve doyumsuz o kadar çok çocuk var ki...Daha önce aldığım ama henüz vermediğim bir oyuncağı ortaya çıkararak bu faslı da savuşturduk.

Bu arada, bizim bir haftalık yokluğumuzda Zeynepciğimin katettiği yollar ise harika. Artık haber vererek koşa koşa tuvalete gidip, aparatını koyup hallediyor işini. Gece de bezsiz yatıyor artık. Ara sıra kazalar olsa da o kadar olacak diyelim...

Bir de kabak yemeği düşkünlüğü başlamış ki bıraksak üç öğün yiyecek. İştah artmış, porsiyonlar büyümüş.

E be kızım, bizim gitmemizi mi bekliyordun...

zeynepten inciler -3

- Bana karışma anne!
- Babanne çok sıkıcısın!
- Üzgünüm anne, bunu yemiyceeem!
- Bugün çok börek yaptım anne, belim ağrıdı!
- Babacım ben seni birkaç gündür göremediğim için çok özledim.
- Babanne bak dedem geliyor, sevinçli olsana!
- Gözünü seveyim annecim, noolursun!
- Babacım sana kurban olurum...
- Babam gelince geçer. (kafasını çarptıktan sonra "acıyor mu" diye sorunca)
- Kask giyilmez, takılır, pantolon giyilir, etek giyilir. ("Zeynep seni motosiklete bindireyim, hem kask da giyersin" diyen saygın abisine
Not: Saygın o günden sonra Zeynep'e kısaca TDK demeye başladı:)

18 Eylül 2009 Cuma

sevda sözleri...

Baba ve Zeynep yatakta kudurmaktadırlar. Sonra bir ara Zeynep odadan çıkar. Baba yatmadan önce okumak üzere kitabına yönelir. Elinde ara ara dönüp okuduğu Cemal Süreya, Sevda Sözleri...

Birkaç dakika sonra Zeynep neşe içinde geri gelir,
- Babacım ne okuyorsun?
- Şiir okuyorum kızım..
- Şiir mi?

Baba Zeynep'e rastgele bir dörtlük okur...Sonra der ki:
- Büyüyünce sen de okursun kızım.
Zeynep durur mu,
- Ama babacım, şiir okumak için büyümeye gerek yok ki! der, kitabı eline alır ve okur gibi yapar:

- Babacım seni çok seviyorum...

İşte gerçek sevda sözleri...

31 Ağustos 2009 Pazartesi

hoşçakal bezim...

25 ağustos salı itibariyle lazımlık kullanımına resmen geçmiş bulunuyoruz. Hala çamaşırları ya da kıyafetleri üzerindeyken otursa da, en azından şimdilik tuvaleti geldiğinde haber verip, lazımlığa oturana kadar kendini kontrol edebiliyor. Gün içinde ev dışına çıktığımız zamanlar dışında hemen hiç bez bağlamıyoruz artık.

Devamlı üst baş yıkayıp duruyoruz ama hiç olmazsa ilerleme kaydetmiş olmak güzel. Kakası geldiğinde hala, "popomda bezim var mı" diye soruyor. Yoksa, bağlamamızı bekliyor. İş tamamen inada bindi yani. Onu da nasıl olsa aşarız diye şimdilik umursamıyorum.
Zaten kendisi de:
- Ben bu işi başardım galiba! demeye başladı.

Herşeyin bilincinde, cin gibi bir velet tarafından parmak ucunda oynatıldığımı bilmek biraz sinirimi bozsa da, şu anda daha iyi bir önerim yok ne yazık ki...havalar serinlemeden bu dertten kurtulsak yeter diye düşünüyorum...

28 Ağustos 2009 Cuma

zeynepten inciler -2

- dööön dööön pense
(kutu kutu pense ve dön dön kelebek remixi)

- ormanat bahçesine gidelim!

- bildiğiniz bir yerlerde bana göre kanat var mı?
- kanadı ne yapacaksın kızım?
- arı olmak, kelebek olmak istiyorum!

- kızım seni çok özledim.
- ben seni daha çok özledim, haberin olsun!

- bu çok komik bir masal oldu! (kendi anlattığı bir karma bir masaldan sonra yorumu)

- şimdi gelemem anne, ödevlerimi yapmak zorundayım!

- bugün nasılsınız hanımefendi? (uyanır uyanmaz bana ilk sorusu)

- nenecim, bugün yaylada çok güzel bir gün!

- baba beni yeterince hızlı sallamıyorsun!

- annecim sen benim tomurcuğumsun!

- bildiğiniz bir yerde bana göre kuyruk var mı?
- kuyruk mu?
- evet, kedi olmak, köpek olmak istiyorum...

13 Ağustos 2009 Perşembe

ve nihayet tatil...

Çıralı'ya gitmek üzere yola koyulduğumuzda saat 6 bile olmamıştı. amaç kahvaltı öncesi Zeynep uykudayken gidebildiğimiz kadar çok yol katedip, uzun bir kahvaltı molası ile dinlenmekti.

Evet, Zeynep bir süre sonra uyudu ve epeyce bir yol gittik, ama uyanınca, çıkmadan önce içtiği koca bir biberon sütü kusarak bizi korkuttu. Zira daha yolun yarısına bile gelmemiştik. Üst baş değişimi, oto koltuğunun ıslak mendille kırklanırcasına silinmesi, eczacı bir arkadaşımızdan teknik destek alınarak 100 mg'lık Emedur fitil uygulanması, kahvaltı, tekrar yol, tekrar mola ve nihayetinde yaklaşık 10 saatin sonunda Çıralı'ya varış.

Myland Nature adında Çıralı sahilinde birbiri sıra uzanan bungalow otellerden birinde kaldık. Deniz ve plaj yakın ve güzel, odalar temiz ve bakımlı, yemekler ortlamanın üzerinde ama Adana'dan gelen konuklara göre vasat, fiyatlar hafif pahalıca idi. Bungalowların meyve bahçesine açılıyor olması, kaybolma, düşme şaşma tehlikesi olmadan Zeynep'in kafasına göre takılabilmesi, kapımızın önündeki hamak ve etrafta gezinen tavuk, civciv ve kediler tatilin keyifli anlarıydı.

Myland Nature' ı çocukla gidilesi mekanlara ekliyorum.





"Plajda Zeynep" ise ayrı bir paragraf konusu. Elinde kovası küreği ya da kitabı ile patikada yola düşen minnoşum, her gördüğü şeyi (hergün tekrar tekrar) inceleyerek, bıdır bıdır yorumlar yaparak, minik ve çoook sakin adımlarla bizi bayarak (3 dk'lık yolu 10-15 dk'ya çıkarak) plaja vardı.



Sanki sürekli denize giriyormuşçasına alışkın, mutlu, sakin bizimle birlikte denizin tadını çıkardı. Ağzına gözüne kaçan sulara hiç aldırış etmeden, simitiyle neşeli neşeli takıldı . Uzun uzun suda, sonra biraz da tam dalgaların vurduğu kıyıda oynadık. Sonrası da kumdan kaleler tabii ki. Popoyu kuma koyduğu andan itibaren bıraksak saatlerce, doldur boşalt, ıslak kuru kaptırıp gidiyordu.


Sabah çok erken (7,5-8 gibi) akşam da 5den sonra denize gittiğimiz için sıcaktan ve güneşten rahatsız olmadan rahat rahat tadını çıkarabildik herşeyin. Deniz sonrası kahvaltı, oyun, kitap ve ailecek öğle uykuları, geç öğle yemekleri ve tekrar deniz...

Çok keyifli, huzurlu ve rahat bir tatil, göz açıp kapayana kadar bitti. Dönüşte risk almamak adına sahil yolu yerine daha düz ve sakin Konya üzerinden gelmeyi tercih ettik. Yolun neredeyse yarısını uyuyarak geçiren Zeynebim en ufak bir problem yaratmadı, (onca saat oto koltuğuna bağlı olmasına rağmen) kuş gibi geliverdik evimize.

Kuzucuğu çok özlemiş olan dayısı ve halası ile oynayarak geçirdi minnoşum akşamı. Sabah tekrar yayla yoluna düştük.

Yaylayı uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Şahane bir manzara, tertemiz hava ve su, taptaze süt, yumurta, köy ekmeği, dalından kopardığımız fasulye, böğürtlen, mısır, şeftali, domates...



Sessizlik, huzur, mutluluk ve burnumda kızımın kokusu...

Daha ne isteyebilirim ki...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

rüya gibi...

Cuma akşamı bir an önce kuzucuğuma kavuşma isteğiyle işten bir saat kadar erken çıkarak düştük yola. Yokuşun başında sevinç çığlıklarıyla karşıladı beni miniğim. Taşta toprakta yürüme işini iyice geliştirmiş, koşup geldi bahçede önümüze. Hemen elimizdeki paketlere atladı afacan.
- Anne bana ne getirmiş?
- Hani sürprizim?

Öpüşme koklaşma ve yemek faslı sonrasında kucak kucağa bir akşam ve koyun koyuna bir gece geçirdik. Cumartesi sabahı erkenden uyandık tabii. Yatakta oynaşırken bir ara sakin, düşünceli durdu durdu ve dedi ki:
- Anne sana birkaç sorum vardı ama hatırlayamadım!!
Ben koptum tabi ki. “Olsun kızım, hatırlayınca sorarsın” diyebildim ancak.

Neredeyse bütün günü bahçe geçirdik.
Akçadağ manzaramızdan ilham alarak sulu boya ve pastel boya gökkuşağı çalışmaları yaptık. Sulu boyayı parmak boya niyetine kulandık. (Haftaya becerebilirsem patates baskısı yapalım istiyorum) Kumlarla, taşlarla oynadık. Bahçeden aşağı taş attık. Tazecik salkım söğüdümüzü sevdik. Ağaçtan kiraz kopardık. (Zeynep önce kirazları cebine doldurmak istedi. Ben izin vermeyince pratik çözüm; çıkardığı çorabına doldurdu, torba niyetine) Çiğ fasulye, çarliston biber, karpuz, kayısı, badem, ceviz, fındık yedik. “Birazcık” TRT çocuk seyrettik.

Kısacası sarmaş dolaş, bol öpücük, bol oyunla, temiz hava bol gıda iki gün geçirdik. Birkaç defa Adana’ya döneceğimizi, onun babaanne ve dedesi ile yaylada kalacağını söyledim. Sonuncusunda kendisinin de gelmek istediğini söylese de, babaannesi yaylada olduğu ve biz de işe gideceğimiz için Adana’da yalnız kalacağını söyleyince ikna oldu. Gelirken sürpriz hediye getirmek şartıyla anlaştık. (pazarlık etmede en az babası kadar iyi olduğunu atlamamalıyım)

Ay sonu bir an önce gelse de, kızımla doya doya iki hafta geçirsek diye sabırsızlanıyorum. bir haftası deniz, bir haftası yayla planlıyoruz. Masmavi deniz, temiz hava, bol gıda bi de Zeynep...
rüya gibi, insan daha ne ister ki...