16 Kasım 2009 Pazartesi

keyifli bir haftasonu...

Domuz gribine yakalanmamaya çalışarak gidip döndüğüm iş gezilerinden sonra, kızımla dolu dolu geçen bir haftasonunun rehavetindeyim hala.

Cumartesi sabahı çekirdek ailece ettiğimiz kahvaltı ve evde ufak tefek oyun ve faaliyetlerimiz sonrası kendimizi parka attık kızımla. Uyanık bir girişimcinin iyi ki de akıl ettiği küçücük büfeden aldığım çayım ve taburemi gölgeye çektirecek kadar parlak ve sıcak bir güneş eşliğinde (bir gözüm kumda oynayan minnoşumda) uzun uzun gazete okudum.
Zeynoş baştan aşağı kumlara belenip, kovadan kürekten sıkılınca koşturmaca, kaymaca, sallanmaca faslına geçtik. Havanın da bozmasına yakın ilk yağmur taneleri ile eve kendimizi attık. O kadar çok çamurlu ve kumluyduk ki, neredeyse apartmanda soyunduk diyebilirim.
Uzun güzel bir uyku çekti kuzucuğum. Ben de yeni başladığım kitabım ve kahvemin tadını çıkardım. Öğleden sonra kurt gibi acıkmış kızımın iştahla yediği tavuk ile daha da keyiflendim doğrusu. ( Bu aralar mönümüz çeşitleniyor gibi, taze fasulye, kabak, tavuk, çeşitli çorbalar...) Akşamımız da yine faaliyet, kitap ve oyun ile geçti gitti.

Pazar sabahı ise İrem ve Seher’e kahvaltıya davetliydik. Kızlar kendi performanslarını epey aşarak yaptılar kahvaltılarını. (İkisi de yemek konusunda mız mız olduğundan güne böyle başlamak çok güzeldi) Biz ise içmeye çalıştığımız birkaç fincan soğuk çaydan sonra keyif çayı mevzuundan vazgeçtik. Kahvelerimizi içip, parka doğru yola koyulduk. Parkta yeterince kudurduklarına kanaat getirince, gezi trenine oradan da nehir kıyısındaki çay bahçesine geçtik. İrem ve Zeynep, gözlemelerin yarısı mideye yarısı ördeklere yaklaşımı ile yine geçer not aldılar bizden. Sonrası, tavşan yakalama, tavuk kovalama vs. vs.
Dönüşte yorgunluktan yürüyecek halleri kalmamış nazlı veletler belimizi kırdıysa da oldukça keyifli saatlerdi. hem onlar kurtlarını dökmüş oldu, hem de biz laflama fırsatı bulduk. Fazla plan program yapmadan ( ki ne zaman niyetlensek bir problem yüzünden programlarımız iptal oluyor) daha sık bir araya gelme ümidiyle ayrıldık.

Dönüşte, yolda çektiği uykuyu yeterli bulan Zeynep, hala gezmeye doyamamış bir vaziyette parka mı gitsek diye dolanıyordu evin içinde. Hasta olan Berfin ablası ve Mirkan abisine de gidemeyince, akşamüstü babaanneyi de alıp, Güneş halayı ziyarete gittik. Çay kahve, kurabiye-poğaça derken akşamı ettik beraberce. Yolda yine uyuyakalan minnoşum, sabaha kadar neredeyse kesintisiz uyuyarak attı günün yorgunluğunu.

Birlikte geçirdiğimiz iki güzel gün sayesinde sanırım, bu sabah neredeyse hiç mızmızlık etmeden hazırlanıp çıktık evden. Neşesi ve mutluluğu gerçekten gözlerinden taşıyordu.

Asansördeki şu cümle ise ağzım kulaklarımda işe gelmemin sebebi oldu.
-Çok mutluyum annecim, babacım. iyi ki varsınız…

Daha ne diyeyim bilmem ki!

10 Kasım 2009 Salı

mimlendik...

Seher ve İrem bizi mimlemiş. Ben bu blogda kendimden çok Zeyneple ilgili detayları paylaşmayı tercih ettiğimden mim'i biraz kırparak Zeynoş'a uyarladım.Buyrun okuyun bakalım...

Dolabını açtığında hangi renkler daha fazla?
Tabii ki pembe. Her ne kadar kız çocuk pembe giyer takıntım olmasa ve hatta arada erkek reyonundan alışveriş yapsam da, hediye olsun, mecburiyetten olsun pembe tonları her zaman önde oluyor.

Alışverişe gittiğin(iz)de hangi mağazaya uğramazsan olmaz?
Zara, Çocukistan (Andy Wove sattığı için), Ceylan ve LCW minnoşun gardrobunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bir de kitapsan! Ben de bir kırtasiye düşkünü olduğumdan mutlaka karton, boya, makas vb. malzeme sık sık alırız. Uzun uzun kitapları inceleriz.

Asla giy(dir)mem dediğin kıyafetler?
Yakışmadığını ve gereksiz yere cinsel kimlik yüklediğini düşündüğümden gelinlik! Çocuk çocuk gibi giyinmeli bence! Küçücük çocukların kuaförde saatlerce saç yaptırıp, bir de üstüne makyaj yapılıp böyle giydirilmesi benim içime sinmiyor.

Fiyatları gereği ulaşılması zor yabancı markalardan en beğendiğin?
Her beğendiğimizi alamasak da özellikle sezon sonlarında (bir sonraki yıl giydirmek üzere) Zara’ya ve Andy Wove satan yerlere mutlaka uğrarım.

En fazla yatırım yaptığın sektör?
Kitap! Taa hamileyken almaya başladığım Behrengi’ler, Sevdalı Bulut’lar kütüphanemizde Zeynoş’un büyümesini bekliyor. Güzel bir çocuk kitabı gördüğümde yaş grubu ne olursa olsun dayanamayıp alıyorum. Pişman mıyım? Asla! Evdeki kitapkurduma az bile…

"Kitap, film, spor" hangisini diğerlerinden daha çok yapıyorsun?
Gerçek bir kitapkurdudur kendisi. 6 aylıkken oturabildiği ilk günlerde eline tutuşturduğumuz kitaplardan beri, hepsinin hakkını tam olarak vermiştir. Film derseniz, Calliou ve Arthur sever. Spora gelince, çok atletik ve hareketli değildir, misal kuzeni Ela’ya göre daha hanım hanımdır, sakindir, temkinlidir. Lakin parktaki tüm spor aletlerini mükemmel bir şekilde kullanabilir, hala çok esnektir. (ayaklarını uzatmış otururken tam iki kat olup başını ayaklarının üzerine koyabilir.)

Dışarıdayken yemek yemeği en çok tercih ettiğin(iz) yerler?
Balık için Narlıkuyu, Altan
Kebap için Doyum
Hızlı yemek ve hızlı balık için Roka
Hava almak için Tahta Masa

Bloğuna Neden Bu İsmi Verdin?
Hayatımın en güzel, en anlamlı, en paylaşılası günleri Zeynepli günler olduğu için

En Son Satın Aldığın Garip Şey Nedir?
Pilates topu ve matı. Yaz sonunda Zeynep’in Adana’ya dönüşü ile ara verdiğim sporumu evde yaparım diye düşünmüştüm.
Ama kargo paketi 1,5 aydır geldiği gibi bagajda duruyor.

Şeker Gibi Olduğum Anlar?
Sabah ilk sorusu “Anne tatil mi?” olan kızıma evet diyebildiğim anlar…

20 Ekim 2009 Salı

küçük bir deniz kaçamağı...

Cmtesi sabahımızı Seher ve İremciğim ile geçirdik. Joyfull House ve Masal Dünyası ziyaretleri yaptık. Joyfull zaten bildiğimiz bir yer, haftasonuna yeni aktivite var mı diye soralım istedik. Masal Dünyası da daha ilk ayını bile doldurmamış. Tertemiz, çok zevkli, düzenli, geniş geniş alanlı bir kreş. Sistemi bir oturtalım, haftasonu etkinliklerimiz başlar diyorlar. Neyse, bulucaz artık kızlara göre bir aktivite.

Aktivite demişken, pazar sabahı Duru'nun hasta olması nedeniyle denize gitmekten vazgeçmek üzereyken, zeynep de heveslendi gidelim bari deyip yola düştük. Zeynoşcum kumun ve suyun tadını çıkardı bir güzel. Ekim 18'de şeker gibi bir hava ve şerbet gibi bir denizle biz de kendimize geldik. Sonrası da tabi ki, Narlıkuyu da balık keyfi.

Babiş araba kullanmaktan biraz yorulduysa da, biz kızlar pek bi memnun olduk bu küçük kaçamaktan. Zeynepçim hala "anne tatil olunca tatile gidelim mi" diye sorup duruyor.

Zaten bu aralar işe gitme mevzuuna taktı kafayı. Uyanır uyanmaz ilk işi "bugün tatil mi" diye sormak. Biraz anlatınca ikna olsa da, onun bu tepkilerine içimiz burulmuyor desem yalan olur.

Hele bir de önümüzdeki bir ay boyunca çıkacağım iş seyahatleri yüzünden günlerce ayrı kalacağımız düşünülürse, umarım ciddi bir sıkıntı gelişmez bu konuda...

15 Ekim 2009 Perşembe

Gaddar annenin eylemleri devam ediyor!

Pazar akşamını da yemek yemeden geçiştirdi ufaklık. Izgarada nar gibi kızarmış tavuk pirzolaları reddedip, uyumadan önce yediği elma ile günü kapattı. Birkaç defa acıkıp acıkmadığını sorup, tepsiyi de salondaki sehpa üzerinde bıraktım ama yok, bana mısın demedi.
Ben de ısrar etmedim. Bakalım daha ne kadar böyle devam edeceğiz.

Esasında bir ya da bir buçuk yaşına kadar hanımefendiyi fazla kitabi beslememizin sıkıntısını çekiyoruz. Tuz yok, şeker yok, abur cubur yok, yemekler ona özel, sağlıklı, besleyici. Bizim yediklerimizin tadına bile bakmayan, fazlaca tutucu bir damak tadı oluştu böylece. Bir de yemezse yemesin, acıkınca nasıl olsa yer diyemedik. Ben dediysem babaanne kıyamadı, bazen de uğraşmak yerine aman yeter ki yesin deyip kolay olanı tercih ettik. Şimdi de böyle boğuşup duruyoruz.

Aslında, çok sağlıklı ve dengeli besleniyor. Et, süt, yoğurt, meyve tüketimi güzel. Taze fasulye, yeşil biber, marul, salatalık, havuç elinden düşmez. (Çiğ sebze ile beslenme akımının öncülerindendir kendisi) Tek sorun bellediğinden şaşmaması ve yeni gıdaları reddetmesi. Böyle olunca seveceğine emin olduğum şeyleri bile denetemediğimiz için çeşit sayısını arttıramıyoruz. Hala mönüde sevmediği yemekler olduğunda aç kalmasın diye ekstra bir şeyler pişirmek durumunda kalıyoruz.

3 yaşı bulup kreşe başlarsak bu durum da ortadan kalkar diye umuyorum. Nisan mayıs gibi yaptığımız kreş denemeleri buna yönelikti. Sırf yemek çeşitliliği artsın ve kendi başına yemeyi öğrensin diye birkaç yarım gün gitmişti. Sonra hastalıktı, yayla dönemiydi derken bugüne kadar öteledik. En son geçtiğimiz haftasonu Yağmur Anaokulunu gezdik birlikte. Minnoş da beğendi. Ama okul müdürü haftada iki-üç gün ya da yarım günlere sıcak bakmayınca biz de, ne yalan söyleyeyim, tüm gün göndermeye kıyamadık. Ayrıca herkese bizimki gibi bir babaanne kısmet olmaz. Böyle bir şansımız varken değerlendirmezsek ayıp olur.

Şimdilik, oyun grubu, çocuklu arkadaşlarla sık sık bir araya gelme gibi aktivitelerle sosyalleşme sorunumuza el atmayı planlıyoruz. Mesela bu haftasonu Seher ve İrem'le buluşup, Joyfull House'da yeni aktivite var mı diye bakacağız. Bir de müsaitse Didem'in bale okuluna uğrayıp kızlara bale yapan ablaları gösterelim istiyoruz.

not: pztesi ve çarşamba akşamı da aç yattı. (şu irade ben de olsa çoktan vermiştim 3-5 kilo fazlamı)

8 Ekim 2009 Perşembe

gaddar anne!

Dün akşam önüne koyduğumuz yemeği (taze fasulye) reddettiği için ilk defa aç yattı inatçı minnoş. İlk defa dediysem, daha önceleri her önüne konulanı yediğinden sanılmasın sakın. Hep ikinci bir alternatif (genelde bu ihtimal düşünülerek hazırlanmış)sunulduğundan ve aman aç kalmasın diyerek yalvar yakar peşinden koşulduğundan...Bu kez de fasulyenin reddedileceğini bilen babaanne bulgur pilavı ile olaya hazırlanmıştı, ancak gaddar anne bu gidişe bir son vermeye çok kararlıydı.

Netekim, fasulye reddedildi ve yatarken içilen süte kadar ağza bir lokma dahi konulmadı. (canavar ruhlu anne, küçücük bir meyve ya da çubuk krakeri bile çok görmüştü)

Bir daha ki bölüm:
Zavallı küçük kız annesinin zulmüne dayanabilecek mi?
Nemli gözlerini saklamaya çalışan babaanne olaya el koyacak mı?
Ya da, gaddar anne imana gelip, yavrusuna eziyet etmekten vaz geçecek mi?

arkası yarın...

7 Ekim 2009 Çarşamba

rutinimize dönüş...

Eylül ayı başında yayla dönüşü sonrası, babaanne ve dedenin evlerindeki tadilat nedeniyle bizde kalmaları ne yalan söyleyim pek bir işimize gelmişti. Sabahları kaldır-giydir-götür, akşamları geri getir derdi olmadan, evimizde yediğimiz önümüzde, rahat rahat bir ay geçirdik.

Tadilat bitimi bizim yurtdışı seyahati ile çakışınca, dönüşümüzde bomboş evimiz karşıladı bizi. Sabah gözümüzü açar açmaz koştuk minnoşun yanına. O kadar çok özlemişiz ki birbirimizi, bir süre babasıyla benim kucağım arasında git gel yaptı kuzucuğum.

Sonra tabii ki "bana ne getirdiniz" faslı başladı. Şu aralar tüketim çılgınlığı konusunda bilinçlendirme çalışmalarına başlamış durumdayız. Gereksiz alışveriş yapmama, elimizdeki malzemeleri tutumlu ve düzgün kullanma, her istediğimizi alamama mantığını oturtalım istiyoruz. Herşeye sahip olmasına rağmen mutsuz ve doyumsuz o kadar çok çocuk var ki...Daha önce aldığım ama henüz vermediğim bir oyuncağı ortaya çıkararak bu faslı da savuşturduk.

Bu arada, bizim bir haftalık yokluğumuzda Zeynepciğimin katettiği yollar ise harika. Artık haber vererek koşa koşa tuvalete gidip, aparatını koyup hallediyor işini. Gece de bezsiz yatıyor artık. Ara sıra kazalar olsa da o kadar olacak diyelim...

Bir de kabak yemeği düşkünlüğü başlamış ki bıraksak üç öğün yiyecek. İştah artmış, porsiyonlar büyümüş.

E be kızım, bizim gitmemizi mi bekliyordun...

zeynepten inciler -3

- Bana karışma anne!
- Babanne çok sıkıcısın!
- Üzgünüm anne, bunu yemiyceeem!
- Bugün çok börek yaptım anne, belim ağrıdı!
- Babacım ben seni birkaç gündür göremediğim için çok özledim.
- Babanne bak dedem geliyor, sevinçli olsana!
- Gözünü seveyim annecim, noolursun!
- Babacım sana kurban olurum...
- Babam gelince geçer. (kafasını çarptıktan sonra "acıyor mu" diye sorunca)
- Kask giyilmez, takılır, pantolon giyilir, etek giyilir. ("Zeynep seni motosiklete bindireyim, hem kask da giyersin" diyen saygın abisine
Not: Saygın o günden sonra Zeynep'e kısaca TDK demeye başladı:)

18 Eylül 2009 Cuma

sevda sözleri...

Baba ve Zeynep yatakta kudurmaktadırlar. Sonra bir ara Zeynep odadan çıkar. Baba yatmadan önce okumak üzere kitabına yönelir. Elinde ara ara dönüp okuduğu Cemal Süreya, Sevda Sözleri...

Birkaç dakika sonra Zeynep neşe içinde geri gelir,
- Babacım ne okuyorsun?
- Şiir okuyorum kızım..
- Şiir mi?

Baba Zeynep'e rastgele bir dörtlük okur...Sonra der ki:
- Büyüyünce sen de okursun kızım.
Zeynep durur mu,
- Ama babacım, şiir okumak için büyümeye gerek yok ki! der, kitabı eline alır ve okur gibi yapar:

- Babacım seni çok seviyorum...

İşte gerçek sevda sözleri...

31 Ağustos 2009 Pazartesi

hoşçakal bezim...

25 ağustos salı itibariyle lazımlık kullanımına resmen geçmiş bulunuyoruz. Hala çamaşırları ya da kıyafetleri üzerindeyken otursa da, en azından şimdilik tuvaleti geldiğinde haber verip, lazımlığa oturana kadar kendini kontrol edebiliyor. Gün içinde ev dışına çıktığımız zamanlar dışında hemen hiç bez bağlamıyoruz artık.

Devamlı üst baş yıkayıp duruyoruz ama hiç olmazsa ilerleme kaydetmiş olmak güzel. Kakası geldiğinde hala, "popomda bezim var mı" diye soruyor. Yoksa, bağlamamızı bekliyor. İş tamamen inada bindi yani. Onu da nasıl olsa aşarız diye şimdilik umursamıyorum.
Zaten kendisi de:
- Ben bu işi başardım galiba! demeye başladı.

Herşeyin bilincinde, cin gibi bir velet tarafından parmak ucunda oynatıldığımı bilmek biraz sinirimi bozsa da, şu anda daha iyi bir önerim yok ne yazık ki...havalar serinlemeden bu dertten kurtulsak yeter diye düşünüyorum...

28 Ağustos 2009 Cuma

zeynepten inciler -2

- dööön dööön pense
(kutu kutu pense ve dön dön kelebek remixi)

- ormanat bahçesine gidelim!

- bildiğiniz bir yerlerde bana göre kanat var mı?
- kanadı ne yapacaksın kızım?
- arı olmak, kelebek olmak istiyorum!

- kızım seni çok özledim.
- ben seni daha çok özledim, haberin olsun!

- bu çok komik bir masal oldu! (kendi anlattığı bir karma bir masaldan sonra yorumu)

- şimdi gelemem anne, ödevlerimi yapmak zorundayım!

- bugün nasılsınız hanımefendi? (uyanır uyanmaz bana ilk sorusu)

- nenecim, bugün yaylada çok güzel bir gün!

- baba beni yeterince hızlı sallamıyorsun!

- annecim sen benim tomurcuğumsun!

- bildiğiniz bir yerde bana göre kuyruk var mı?
- kuyruk mu?
- evet, kedi olmak, köpek olmak istiyorum...

13 Ağustos 2009 Perşembe

ve nihayet tatil...

Çıralı'ya gitmek üzere yola koyulduğumuzda saat 6 bile olmamıştı. amaç kahvaltı öncesi Zeynep uykudayken gidebildiğimiz kadar çok yol katedip, uzun bir kahvaltı molası ile dinlenmekti.

Evet, Zeynep bir süre sonra uyudu ve epeyce bir yol gittik, ama uyanınca, çıkmadan önce içtiği koca bir biberon sütü kusarak bizi korkuttu. Zira daha yolun yarısına bile gelmemiştik. Üst baş değişimi, oto koltuğunun ıslak mendille kırklanırcasına silinmesi, eczacı bir arkadaşımızdan teknik destek alınarak 100 mg'lık Emedur fitil uygulanması, kahvaltı, tekrar yol, tekrar mola ve nihayetinde yaklaşık 10 saatin sonunda Çıralı'ya varış.

Myland Nature adında Çıralı sahilinde birbiri sıra uzanan bungalow otellerden birinde kaldık. Deniz ve plaj yakın ve güzel, odalar temiz ve bakımlı, yemekler ortlamanın üzerinde ama Adana'dan gelen konuklara göre vasat, fiyatlar hafif pahalıca idi. Bungalowların meyve bahçesine açılıyor olması, kaybolma, düşme şaşma tehlikesi olmadan Zeynep'in kafasına göre takılabilmesi, kapımızın önündeki hamak ve etrafta gezinen tavuk, civciv ve kediler tatilin keyifli anlarıydı.

Myland Nature' ı çocukla gidilesi mekanlara ekliyorum.





"Plajda Zeynep" ise ayrı bir paragraf konusu. Elinde kovası küreği ya da kitabı ile patikada yola düşen minnoşum, her gördüğü şeyi (hergün tekrar tekrar) inceleyerek, bıdır bıdır yorumlar yaparak, minik ve çoook sakin adımlarla bizi bayarak (3 dk'lık yolu 10-15 dk'ya çıkarak) plaja vardı.



Sanki sürekli denize giriyormuşçasına alışkın, mutlu, sakin bizimle birlikte denizin tadını çıkardı. Ağzına gözüne kaçan sulara hiç aldırış etmeden, simitiyle neşeli neşeli takıldı . Uzun uzun suda, sonra biraz da tam dalgaların vurduğu kıyıda oynadık. Sonrası da kumdan kaleler tabii ki. Popoyu kuma koyduğu andan itibaren bıraksak saatlerce, doldur boşalt, ıslak kuru kaptırıp gidiyordu.


Sabah çok erken (7,5-8 gibi) akşam da 5den sonra denize gittiğimiz için sıcaktan ve güneşten rahatsız olmadan rahat rahat tadını çıkarabildik herşeyin. Deniz sonrası kahvaltı, oyun, kitap ve ailecek öğle uykuları, geç öğle yemekleri ve tekrar deniz...

Çok keyifli, huzurlu ve rahat bir tatil, göz açıp kapayana kadar bitti. Dönüşte risk almamak adına sahil yolu yerine daha düz ve sakin Konya üzerinden gelmeyi tercih ettik. Yolun neredeyse yarısını uyuyarak geçiren Zeynebim en ufak bir problem yaratmadı, (onca saat oto koltuğuna bağlı olmasına rağmen) kuş gibi geliverdik evimize.

Kuzucuğu çok özlemiş olan dayısı ve halası ile oynayarak geçirdi minnoşum akşamı. Sabah tekrar yayla yoluna düştük.

Yaylayı uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Şahane bir manzara, tertemiz hava ve su, taptaze süt, yumurta, köy ekmeği, dalından kopardığımız fasulye, böğürtlen, mısır, şeftali, domates...



Sessizlik, huzur, mutluluk ve burnumda kızımın kokusu...

Daha ne isteyebilirim ki...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

rüya gibi...

Cuma akşamı bir an önce kuzucuğuma kavuşma isteğiyle işten bir saat kadar erken çıkarak düştük yola. Yokuşun başında sevinç çığlıklarıyla karşıladı beni miniğim. Taşta toprakta yürüme işini iyice geliştirmiş, koşup geldi bahçede önümüze. Hemen elimizdeki paketlere atladı afacan.
- Anne bana ne getirmiş?
- Hani sürprizim?

Öpüşme koklaşma ve yemek faslı sonrasında kucak kucağa bir akşam ve koyun koyuna bir gece geçirdik. Cumartesi sabahı erkenden uyandık tabii. Yatakta oynaşırken bir ara sakin, düşünceli durdu durdu ve dedi ki:
- Anne sana birkaç sorum vardı ama hatırlayamadım!!
Ben koptum tabi ki. “Olsun kızım, hatırlayınca sorarsın” diyebildim ancak.

Neredeyse bütün günü bahçe geçirdik.
Akçadağ manzaramızdan ilham alarak sulu boya ve pastel boya gökkuşağı çalışmaları yaptık. Sulu boyayı parmak boya niyetine kulandık. (Haftaya becerebilirsem patates baskısı yapalım istiyorum) Kumlarla, taşlarla oynadık. Bahçeden aşağı taş attık. Tazecik salkım söğüdümüzü sevdik. Ağaçtan kiraz kopardık. (Zeynep önce kirazları cebine doldurmak istedi. Ben izin vermeyince pratik çözüm; çıkardığı çorabına doldurdu, torba niyetine) Çiğ fasulye, çarliston biber, karpuz, kayısı, badem, ceviz, fındık yedik. “Birazcık” TRT çocuk seyrettik.

Kısacası sarmaş dolaş, bol öpücük, bol oyunla, temiz hava bol gıda iki gün geçirdik. Birkaç defa Adana’ya döneceğimizi, onun babaanne ve dedesi ile yaylada kalacağını söyledim. Sonuncusunda kendisinin de gelmek istediğini söylese de, babaannesi yaylada olduğu ve biz de işe gideceğimiz için Adana’da yalnız kalacağını söyleyince ikna oldu. Gelirken sürpriz hediye getirmek şartıyla anlaştık. (pazarlık etmede en az babası kadar iyi olduğunu atlamamalıyım)

Ay sonu bir an önce gelse de, kızımla doya doya iki hafta geçirsek diye sabırsızlanıyorum. bir haftası deniz, bir haftası yayla planlıyoruz. Masmavi deniz, temiz hava, bol gıda bi de Zeynep...
rüya gibi, insan daha ne ister ki...

7 Temmuz 2009 Salı

konuşma becerisi ve kitaplar

Önceki yazılarda da bahsettiğim gibi Zeynep’in dil becerileri son 2-3 ayda inanılmaz gelişti. Bir buçuk- iki yaş öncesinde de kelime dağarcığı oldukça genişti. Bunları nasıl öğrendi ya da nasıl bu kadar çok şey biliyor diyenlere tek cevabım kitaplar. Henüz altı aylık ve hala destekle otururken tanıştı ilk kitaplarıyla. Takip ettiğimiz sıraya göre özetlersek;

-Önce hikayesi olmayan çeşitli resimler içeren bir tür resimli sözlük ile başladık. Nesneleri ve hayvanları tek tek tanıtıp sonra da bunlarla ilgili hikayeler anlattım. Çevremizde rastladıkça da gösterip hatırlatarak pekiştirdim.

- Sıfatlar kullanarak nesne tanımlamalarını genişlettim. (sarı kedi, büyük kamyon, şirin çocuk gibi)

- Sürprizli kitaplar ile “hangisi, acaba, nerede, altında, arkasında, içinde” gibi yer yön kavramları ile kelimeleri destekledim.

- Sonra da konulu kitaplara geçtik. (Bremen mızıkacıları, tilki ile karga gibi) Kitabı olduğu gibi okumak yerine onun anlayabileceği, sıkılmadan takip edebileceği kısa ve kolay cümleler seçtim.

- Anladığını ve ilgilendiğini gördükçe detayları ve zorluk derecesini giderek arttırdım. Hiçbir zaman anlamaz, ya da nereden bilecek diye yaklaşmadım.

- Sıkılmamasını sağlamak için ses tonum ile oyunlar yaparak ya da olaydaki bazı hareketleri tekrar ederek biraz da teatral bir hava katmaya çalıştım.

- Basit soru cevaplar ile onun da katılımını sağladım.

Kitap seçiminde en çok dikkat ettiğim şeylerden biri büyülü, cadılı, cinli perili abuk sabuk şeylerden uzak ya da kurdun karnını yaran avcı, kötü kalpli üvey anne gibi şiddet ve negatif duygular içermeyen masallar/kitaplar seçmekti. Bu tip kötü ve gereksiz uyaranlar her yerde o kadar çok karşımıza çıkıyor ki (özellikle nasıl yayınlanabildiğini hala aklım almayan o sihirli perili malum çocuk dizileri gibi) ne kadar uzun süre uzak kalsak yeridir diye düşüyorum.

(Belki de bu yüzden Zeynep’in hiçbir zaman kötü insanlardan, hayvanlardan, karanlıktan korkusu olmadı. Bir tek kez bile korktum diyerek yanımıza gelmedi. Yaramazlıkları engelleme ya da tehdit amaçlı kullanmak yerine kendini koruma adına öğretilmesi gerekli bir olgu olmalı korku.)

Kitaplar dışında dil becerisine yönelik en büyük destek tabii ki çocukla konuşmak. Yaptıklarımızı, gördüklerimizi anlatarak yaşamak hem çocuğun olan biteni daha iyi kavramasına hem de başına geleceklere karşı hazırlıklı olmasına yarıyor. (oturmuş bilgisayarınızda takılırken anneniz gelip durup dururken çorabınızı çıkarsa, ya da elinizden tutup sizi çekiştirerek odanıza götürse ne hissedersiniz.)

Tüm bunların yanı sıra çocuğun ilgisi ya da doğuştan gelen yatkınlığı da yadsımamak gerekir tabii. Çoğunlukla erkek çocukların kız çocuklardan daha geç konuştuğu bilinir. Bir teoriye göre kızlar annelerini, erkekler de babalarını rol model aldığından kızlar daha çok ve çabuk konuşur deniliyor. (erkekler babaları gibi ağır abi, kızlar anneleri gibi geveze oluyormuş kabaca, valla ben teorinin yalancısıyım.)

Son söz olarak, her geçen gün Zeynep’in patlattığı yeni bir bomba ya da yaşattığı yeni bir dumur ile esasında çocukları ne kadar hafife aldığımızı yaşayarak öğreniyorum. Bilmediğini sandığımız çoğu şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyor ama bilgiyi ya ellerinden/dillerinden geldiği kadar ya da işlerine geldiği kadar kullandıklarından biz bunu fark edemiyoruz.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

zeynep kurdu

Kuzucuğum gitti ve yine tadı damağımda kaldı. Denetleme var diye gece 11lerde evde olunca, ilk üç gün öylece heba oldu. Perşembe ve Cuma ise akşam altıyı sektirmedim. Perşembe akşamı Gülbin ve Ece’yi ziyaret ettik. Gitmeden önce motive etmek adına “Zeynepcim biliyor musun, Ece daha çok küçük, yürümeyi, konuşmayı bile bilmiyor” dedim. Ve cevap aynen geldi:
-Merak etme anne, ben ona öğretirim.

Cuma akşamı kuzenimizin düğünündeydik. (fotoğraf çekmeyi akıl edebilseydim, çimlerde, parkta kuduruşunu, dans edenlere şaşkın şaşkın bakışını, gelin ve damadın ilk dansı esnasında havai fişek sandığı maytapları alkışlayışını belgeleyebilirdim) kısa süre sonra (aktiviteler bitince) düğünün rutininden sıkıldı tabii. Yüksek volümde bir müzik ve anlamsızca dans eden bir sürü insan. Çareyi babasının kucağında uyumakta buldu. (biz de bu sayede erkenden kaçtık :)

Cumartesi ise tam bir anne-kız günüydü. Minnoşuma bikini almaya gittiğimiz dükkandan 4 elbise ve 1 tişört alarak çıktık. (her şey yarı fiyatınaydı ama, hem seneye de giyebilir :) Sonra pizzacıda iki dilime yakın pizzayı afiyetle mideye indirdi bıdık.

Oradan kitapçıya geçtik. Uzun uzun kitapları inceledik. Sanki hepsi pek bi uyduruk geldi bana. Okul öncesi kitapları o kadar çok inceledim ve o kadar çok kitap aldım ki son iki senede, sanırım alınabilir olanları bitirdik. Boyama kitabı bile beğenemedim. Şekiller pek bi eciş bücüş, pek bi zevksizdi. Sonunda çizgi birleştirmeceli, şekil çizmeyi öğreten bir kitap alabildik. Bir de klasiklerden “kurt ile yedi keçi yavrusu” (Kurdun yavruları yediğini, anne keçinin kurdun karnını kesip yavruları çıkardıktan sonra karnına taş doldurduğunu ve sonra da itip dereye attığını evde okuduğumuz esnada hatırlayabildim. Ve spontane çeviri ile kurt yavruları gömleğinin içine saklamış, anne de kurt uyurken gelip yavruları gömleğinin içinden gizlice kurtarmış diye okuduk.)

Günün esas kopuşu ise, kitapçıda yüksek sesle Serdar Ortaç çalmaya başlayınca Zeynep’in
-Ver coşkuyu, ver coşkuyu!
demesi oldu, görevli kızlarla şaşkınlıktan ve gülmekten kendimizden geçtik.

Kitapçı sonrası ise kısaca, akşamüzeri uykusu, Mirkan –Berfin-park şeklinde özetlenebilir.
Pazar sabahı Emre ve Elif’le kahvaltı sonrası, Zeynep Elif’i esir aldı. Günün devamı ise yine baş başa oyun, kucuş kucuş uyku, tahtalı park ve akşam babaanne-dede...

Dönüşte aldığımız danette’yi eve gelince babasına ikram etti. Babiş yemek istemeyince de
- Yemezsen yeme!
diye tersledi adamı. (ve tabii ki babiş yaşadığı şokun etkisiyle yedi danette’sini :)

İki haftalık yayla arasından sonra gözlemlediğim en büyük gelişme konuşma becerisinde. Neyse, zaten, keşke, neredeyse, bence, yani, hakikaten, gerçekten vb. kalıpları cümle içinde doğru kullanıyor olması, sorularımıza evet hayır gibi tek kelimelik cevaplar verebilecekken yetinmeyip, uzun uzun cümleler kurması, kendi kendine şarkılar söylemesi konuşma işi artık tamamdır dedirtiyor bize. Bundan sonrası kelime dağarcığının genişlemesi…ben de artık anlar, anlamaz diye düşünmeden, basitleştirmeden, büyük adamla konuşur gibi konuşuyorum kızımla.

Haa unutmadan, bir de web sitesi uydurmuş kendine söyleyip duruyor:
Dabulyudabulyu zeynepkurdu nokta con

Ne diyeyim, Zeynep’li günler her geçen gün daha keyifli, daha eğlenceli oluyor...

29 Haziran 2009 Pazartesi

Geldi..


Nihayet minnoşuma kavuştum. Arabadan iner inmez bir sarılışı vardı ki…öpüşe koklaşa çıktık yukarı ve tatataaam, eve çıkar çıkmaz bir düğün için Ankara’ dan gelen arkadaşlarımızı görüp şok oldu. Hemen kucağımıza kafayı gömdü tabii, odasına gitmek istedi. Sonra teker teker odasında bize katılan arkadaşlarımıza (aldıkları hediye oyuncakların da sempatisiyle) yavaş yavaş ısındı. Sonra da hünerlerini sergileyerek show yaptı. Esasında bana gayet normal gelen, rakamları, harfleri, renkleri, envai çeşit hayvanları (ahtapot, gergedan, deniz anası vb.) biliyor olması bizimkileri pek bir şaşırttı. Biz bunların çoğunu 4-5 yaşına, hatta ilkokula gidene kadar bilmiyorduk sanırım.

Ben sünger hafızalarının gösterilen her şeyi en fazla bir-iki defada kapabildiğini, önemli olanın bunlarla karşılaşması olduğunu düşünüyorum. Uzmanlar beynin ne kadar çok uyarılırsa ileti sistemlerinin o kadar çok gelişeceğini (bunun daha bilimsel bir söyleniş şekli vardı ama dönüp onu bulamayabilirim şimdi) söylüyorlar. Ee işleyen demir ışıldar tabii. (Lamark’ın “kullanılan organ gelişir, kullanılmayan körelir kuramı” nın atalarımızca söyleniş hali)

Eskiden annelerimizin ne zamanı ne de ellerindeki materyaller buna fırsat tanıyordu. Annemin hem tam gün çalışıp hem de üç çocuğun fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olması bile bana ilginç geliyor. Hele ki o dönemlerde tam otomatik bulaşık-çamaşır makinası, hazır bez vb. olmadığı, tüm temizlik ve ev işlerinin yardım alınmadan yapıldığı düşünülürse akşam bir de oturup bizimle oynamasını, bir şeyler öğretmeye çalışmasını beklemek biraz haksızlık olur.

Şimdi ise elimizde o kadar çok eğitsel materyal/kaynak var ki, insanın birinden diğerine savrulmaması için gerçekten disipline olması gerekiyor. Anne-babalar için okuyacak kitap, araştıracak konu sınırsız. Şimdilik sadece ne ile ne zaman tanışması gerektiği, neyin ne zaman öğretilebileceğini takip edebiliyorum. Bunların yöntemleri de var elbette ama o kadar derine ne yazık ki inemiyorum. İçgüdüsel olarak ilerliyoruz. Esasında (Taylan’ın da dediği gibi) çok da kasmamak, illa şunu da bunu da yapalım diye heba olmamak, eksiklikler için suçluluk duymamak gerekiyor.

Neyse, yayla dönüşü ilk günümüze dönecek olursak, Zeynep oyuncaklarından ayrı kaldığı iki haftanın acısını gece 11’e kadar kesintisiz oynayarak çıkardı. Balkonda parmak boya, pastel boya, sulu boya çalışmaları, yapbozlar, legolar (Okan amcanın aldığı), çiftlik hayvanları, buzdolabı süsleri, yeni kitapları, bisiklet…Sadece akşamüstü 4 gibi baygın düşülerek (beraber) uyunan 1 saatlik uykuda popomuz yer gördü desem yeridir.

Yine de, canı sağolsun kızımın. Yanımda olsun da, ben yorulmaya razıyım…

16 Haziran 2009 Salı

yayla kızı...

hafta sonu zeynepciğimi yaylaya bıraktık. mis kokulu temiz hava, dedesi tarafından dikilmiş ve kuzucuğum ile birlikte büyüyecek meyve ağaçlarımız, papatyalar, güller ve akçadağ. önümüzdeki iki ay kim bilir nasıl da keyifli geçecek onun için. ben şimdiden odasına girip çıkamaz oldum özlemden. ama burada eve kapanıp kalmasından, apartman çocuğu olmasındansa ben özlem çekmeye razıyım tabii ki. taptaze peyniri, yumurtası, sütü, dalından kirazı, eriği, koyunu, kuzusu, tavuğuyla yaz sonuna al yanaklı pembe dudaklı bir yayla kızı olarak döner artık zeynepcim.

yaylaya varır varmaz önce geçtiğimiz yıldan kalma birkaç parça oyuncağına saldırdı. kırmızı başlıklı kız kitabını birçok kez okuduk. sonra etrafımızı tanıyalım, dedeyle dalından koparıp kiraz yiyelim, papatyaları inceleyelim derken hemencecik uyum sağladı ortama.

- annecim taşlarla oynamak çok güzel! bile dedi kamyonuna taş toprak doldurmaca oynarken. bir de hafif solmuş bir papatyayı "annecim bakar mısın bu çiçek eskimiş" diye yorumladı.

yanlız sanki ayrılacağımızı hissetmiş gibi kucağımdan, eteğimden inmedi tüm haftasonu. ben de birkaç defa, işe gideceğimizi onun yaylada dede ve babaannesi ile kalıp, birçok güzel şey yapacağını anlattım. Gözde ablası ile oynamak, bahçe sulamak, hayvanları sevmek, dedesi ile köyde gezmek gibi hoşuna gidebilecek şeylerle özendirmeye çalıştım. hiç itiraz etmedi, gitmeyin ya da beraber gidelim bile demedi.

el sallayarak, kucaklaşarak ayrılalım istiyordum ki, çıkış saatimize yakın kucağımda otururken uyuyakaldığı için vedalaşamadan ayrıldık.

uyanınca bir iki mızıldandıysa da ertesi gün tamamen normaline dönmüş bıdığım.
ne diyelim, o mutluysa ben de mutluyum.

ama şimdiden çoook özledim...

9 Haziran 2009 Salı

sakin bir haftasonu

Haftasonu Deniz’lerdeydik. Zeynep her zaman ki gibi önce biraz nazlandı. Kucağınıza gelmem, öptürmem uzaktan sevin modunda takıldı.
Sonra İrem’le oyuna daldılar. Bize sigara böreği ve kurabiye pişirip yedirdiler. Bir ara üzerimizden geçen uçakta hangisinin babası olduğuna dair inatlaştılar. (her iki baba da devamlı seyahatte olunca çocuklar uçakları babaları ile özdeşleştiriyor böyle)

Zeynep İrem’ e özenip pasta yedi, İrem Zeynep’e özenip ayran içti. Şöyle iştahlı, hafif obez yavrusu bir arkadaş lazım bizimkilere. İkisi de mızıl mızıl yemek gönülsüzü…

Günümüz çok keyifli (ve lezzetli) geçiyordu ki, kuzucuğumun duvardan inerken (hepi topu en fazla 30cm) düşüp kafasını çarpmasıyla biraz gerildik. Minnoş çok ağladı, sanırım biraz da bizim telaşımızdan korktu. Buz kompres ve lasonil ile olayı atlattık. Ama ya hala biraz canı yandığından ya da gördüğü ilgi hoşuna gittiğinden bütün akşam nazlandı da nazlandı hanımefendi. Ben ne olur ne olmaz diye uyutmamaya çalıştıkça (bişey olacağından değil ama yine de insan takmadan edemiyor) o sütünü içip uyumak üzere sızlandı durdu.

Bunca ağıt ve yorgunluğun üzerine çekilen deliksiz bir uykudan sonra ertesi gün yine bomba gibiydi. Kahvaltıda önce direnilen krebi sonra afiyetle yemece , kahvaltı sonrası beraber temizlik (tabii ki döke saça), fon kartonuna çıkartma yapıştırmaca, legolarla çiftlik, okul, gemi vs. yapmaca, birlikte (kucuş kucuş) şahane bir öğle uykusuna yatmaca, uykudan sonra Barış dayıyı esir almaca, beraber pizza yemece, leğendeki suda oyuncak yüzdürmece, balkon böylece kendiliğinden yıkanmaca, üst baş ıslatmaca, akşamüstü tahtalı parkta yüzüstü kayma öğrenmece, banyodan çıkmamak için direnmece ve uyumamak için binbir türlü masal anlatmaca, şarkı söylemece…

Haftasonları dinlenmek içindir. Anneler hariç…

5 Haziran 2009 Cuma

kızıma...

Günden güne büyüdüğünü görmek ne büyük keyif bilemezsin.

Bazen zaman dursa, sonsuza dek böyle mutlu, huzurlu, neşeli, sevgi dolu, minik kızımız olarak kalsan istiyoruz. (özellikle de baban :) ama sonra okula gittiğin, büyüyüp yetişkin, hatta anne olduğun günleri merak ediyorum. Kişiliğin az çok belli gibi; uyumlu, sakin ve sevecen. Ama içten içe kıpır kıpır ve ışıl ışıl. Gözlerinde ışık, gülüşünde içtenlik…

Son günlerde seninle daha az zaman geçirebilsek de, oyunlarımız, sohbetlerimiz giderek daha keyifli hale geliyor. Kendi kendine oyun kuruşunu, oyuncaklarınla mırıl mırıl konuşmanı çaktırmadan izlemekten kendimi alamıyorum.

Artık kendini ifade edebiliyorsun. İstediğin ya da istemediğin şeyleri, duygularını, fikirlerini anlatabiliyorsun. Görmemezlikten, duymamazlıktan gelip, espri yapabiliyorsun.

Küçük bir insan oldun sen kızım. Coşkuların, başarıların, aşkların yanı sıra acılar, hüzünler de göreceksin hayatta. Her duyguyu doyasıya, taa derinden hissederek yaşarsın umarım. Tadını çıkararak, hakkını vererek.

Güzel günlerin, zor günlerinden çok olsun bir tanem...

4 Haziran 2009 Perşembe

kendi kendime

İki günlük ayrılığımızdan sonra kuzucuk dün akşam pek bir cool davrandı. Yokluğumda bir tek kez bile anne diye tutturup ağlamaması da cabası. Yanında olmadığım anlarda mutlu ve huzurlu olduğunu bilmek beni rahatlatsa da insan yine de bozulmadan edemiyor. İki yaşında çocuk “ille de annem” demeli yahu.

Pztesi gecesi uyanıp babasının yanına gelmiş bıdık, babişin hazırladığı sütü içtikten sonra da sabah 8'e kadar deliksiz uyumuş. (hain köfte! cmtesi pazarları her türlü yalvarmama rağmen 7’yi zor ederiz)

Neyse, gelelim dün akşama. Ben eve 9 gibi gelebildiğimden, oynaşıp koklaşma faslı ile 10’u geçmişti yatağa gitmemiz. Her türlü uydurma masalın anlatılıp, dinlenmesi (2şer defa) sonrası, dandini ve damdan (bir tür kocanene ninnisi) da uykuya kar etmeyince, ben artık pes edip, gözleri hala cingöz cingöz bakmakta olan Zeynep’e “ aaa yeter artık, sen uyumak istiyor musun, istemiyor musun?” diye rest çektim.
O da restimi görüp “ ben kendi kendime uyuyacağım” deyip resmen beni defetti. 2 dakikaya kalmaz arkamdan gelir diye bekliyordum ki, kendi kendine uyudu gitti…

Sabah, mevzuyu hatırlattığımda “ben kendi kendime uyumayı başardım” derken ki ifadesi görülmeye değerdi. Bu yaşlarda birşeyler başarmanın sağladığı motivasyonu, hiçbir şey karşılamıyor sanırım.


5 haziran notu: ne yazık ki yine eski uyuma düzenimize döndük. tuvalete yapılan ilk kaka gibi kendi kendine uyuma da ilk ve tek oldu...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Zeynep'ten inciler...

İşten gelen anneye:
- Anne sen üstünü değiştirmeden hemen benimle oyna!

İşe gidecek babaya:
- Baba beni yanlız bırakma :(

Uzun zamandır yaylada olan dedeye özlemle:
- Babaanne beni dedeme götür...

Kendi kendine tatlı tatlı oynadığı bebeğine:
- Sen yemeğini ye, ben sana baby tv de açarım :)

Çok sevdiği ablası Berfin’e
- Berfin sana kıyamam...

İki de bir telefonla konuşup oyunlarını bölen babasına
- Yeter artık telefonla konuştuğun!

Daha iki saat önce süt içtiği halde tekrar süt istediğinde annesine
- Küçücük, azıcık bebek kadar içicem...

Aralarında pazara gitsek mi diye konuşan babaanne ve halasına:
- Zaten benim de hiç kıyafetim kalmamış :)

Ablasını Duru ile paylaşamadığı için teyzesine:
- Teyze sen Duru'yla aşağıya git, ben Berfin'le oynarım...

Arkadaşınla uslu uslu oynadın mı diye soran annesine:
- Oynamadım, kavga ettim!