18 Eylül 2009 Cuma
sevda sözleri...
Birkaç dakika sonra Zeynep neşe içinde geri gelir,
- Babacım ne okuyorsun?
- Şiir okuyorum kızım..
- Şiir mi?
Baba Zeynep'e rastgele bir dörtlük okur...Sonra der ki:
- Büyüyünce sen de okursun kızım.
Zeynep durur mu,
- Ama babacım, şiir okumak için büyümeye gerek yok ki! der, kitabı eline alır ve okur gibi yapar:
- Babacım seni çok seviyorum...
İşte gerçek sevda sözleri...
31 Ağustos 2009 Pazartesi
hoşçakal bezim...
Devamlı üst baş yıkayıp duruyoruz ama hiç olmazsa ilerleme kaydetmiş olmak güzel. Kakası geldiğinde hala, "popomda bezim var mı" diye soruyor. Yoksa, bağlamamızı bekliyor. İş tamamen inada bindi yani. Onu da nasıl olsa aşarız diye şimdilik umursamıyorum.
Zaten kendisi de:
- Ben bu işi başardım galiba! demeye başladı.
Herşeyin bilincinde, cin gibi bir velet tarafından parmak ucunda oynatıldığımı bilmek biraz sinirimi bozsa da, şu anda daha iyi bir önerim yok ne yazık ki...havalar serinlemeden bu dertten kurtulsak yeter diye düşünüyorum...
28 Ağustos 2009 Cuma
zeynepten inciler -2
(kutu kutu pense ve dön dön kelebek remixi)
- ormanat bahçesine gidelim!
- bildiğiniz bir yerlerde bana göre kanat var mı?
- kanadı ne yapacaksın kızım?
- arı olmak, kelebek olmak istiyorum!
- kızım seni çok özledim.
- ben seni daha çok özledim, haberin olsun!
- bu çok komik bir masal oldu! (kendi anlattığı bir karma bir masaldan sonra yorumu)
- şimdi gelemem anne, ödevlerimi yapmak zorundayım!
- bugün nasılsınız hanımefendi? (uyanır uyanmaz bana ilk sorusu)
- nenecim, bugün yaylada çok güzel bir gün!
- baba beni yeterince hızlı sallamıyorsun!
- annecim sen benim tomurcuğumsun!
- bildiğiniz bir yerde bana göre kuyruk var mı?
- kuyruk mu?
- evet, kedi olmak, köpek olmak istiyorum...
13 Ağustos 2009 Perşembe
ve nihayet tatil...
Evet, Zeynep bir süre sonra uyudu ve epeyce bir yol gittik, ama uyanınca, çıkmadan önce içtiği koca bir biberon sütü kusarak bizi korkuttu. Zira daha yolun yarısına bile gelmemiştik. Üst baş değişimi, oto koltuğunun ıslak mendille kırklanırcasına silinmesi, eczacı bir arkadaşımızdan teknik destek alınarak 100 mg'lık Emedur fitil uygulanması, kahvaltı, tekrar yol, tekrar mola ve nihayetinde yaklaşık 10 saatin sonunda Çıralı'ya varış.
Myland Nature adında Çıralı sahilinde birbiri sıra uzanan bungalow otellerden birinde kaldık. Deniz ve plaj yakın ve güzel, odalar temiz ve bakımlı, yemekler ortlamanın üzerinde ama Adana'dan gelen konuklara göre vasat, fiyatlar hafif pahalıca idi. Bungalowların meyve bahçesine açılıyor olması, kaybolma, düşme şaşma tehlikesi olmadan Zeynep'in kafasına göre takılabilmesi, kapımızın önündeki hamak ve etrafta gezinen tavuk, civciv ve kediler tatilin keyifli anlarıydı.
Myland Nature' ı çocukla gidilesi mekanlara ekliyorum.


"Plajda Zeynep" ise ayrı bir paragraf konusu. Elinde kovası küreği ya da kitabı ile patikada yola düşen minnoşum, her gördüğü şeyi (hergün tekrar tekrar) inceleyerek, bıdır bıdır yorumlar yaparak, minik ve çoook sakin adımlarla bizi bayarak (3 dk'lık yolu 10-15 dk'ya çıkarak) plaja vardı.

Sanki sürekli denize giriyormuşçasına alışkın, mutlu, sakin bizimle birlikte denizin tadını çıkardı. Ağzına gözüne kaçan sulara hiç aldırış etmeden, simitiyle neşeli neşeli takıldı . Uzun uzun suda, sonra biraz da tam dalgaların vurduğu kıyıda oynadık. Sonrası da kumdan kaleler tabii ki. Popoyu kuma koyduğu andan itibaren bıraksak saatlerce, doldur boşalt, ıslak kuru kaptırıp gidiyordu.
Sabah çok erken (7,5-8 gibi) akşam da 5den sonra denize gittiğimiz için sıcaktan ve güneşten rahatsız olmadan rahat rahat tadını çıkarabildik herşeyin. Deniz sonrası kahvaltı, oyun, kitap ve ailecek öğle uykuları, geç öğle yemekleri ve tekrar deniz...
Çok keyifli, huzurlu ve rahat bir tatil, göz açıp kapayana kadar bitti. Dönüşte risk almamak adına sahil yolu yerine daha düz ve sakin Konya üzerinden gelmeyi tercih ettik. Yolun neredeyse yarısını uyuyarak geçiren Zeynebim en ufak bir problem yaratmadı, (onca saat oto koltuğuna bağlı olmasına rağmen) kuş gibi geliverdik evimize.
Kuzucuğu çok özlemiş olan dayısı ve halası ile oynayarak geçirdi minnoşum akşamı. Sabah tekrar yayla yoluna düştük.
Yaylayı uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Şahane bir manzara, tertemiz hava ve su, taptaze süt, yumurta, köy ekmeği, dalından kopardığımız fasulye, böğürtlen, mısır, şeftali, domates...

Sessizlik, huzur, mutluluk ve burnumda kızımın kokusu...
Daha ne isteyebilirim ki...
13 Temmuz 2009 Pazartesi
rüya gibi...
- Anne bana ne getirmiş?
- Hani sürprizim?
Öpüşme koklaşma ve yemek faslı sonrasında kucak kucağa bir akşam ve koyun koyuna bir gece geçirdik. Cumartesi sabahı erkenden uyandık tabii. Yatakta oynaşırken bir ara sakin, düşünceli durdu durdu ve dedi ki:
- Anne sana birkaç sorum vardı ama hatırlayamadım!!
Ben koptum tabi ki. “Olsun kızım, hatırlayınca sorarsın” diyebildim ancak.
Neredeyse bütün günü bahçe geçirdik.
Akçadağ manzaramızdan ilham alarak sulu boya ve pastel boya gökkuşağı çalışmaları yaptık. Sulu boyayı parmak boya niyetine kulandık. (Haftaya becerebilirsem patates baskısı yapalım istiyorum) Kumlarla, taşlarla oynadık. Bahçeden aşağı taş attık. Tazecik salkım söğüdümüzü sevdik. Ağaçtan kiraz kopardık. (Zeynep önce kirazları cebine doldurmak istedi. Ben izin vermeyince pratik çözüm; çıkardığı çorabına doldurdu, torba niyetine) Çiğ fasulye, çarliston biber, karpuz, kayısı, badem, ceviz, fındık yedik. “Birazcık” TRT çocuk seyrettik.
Kısacası sarmaş dolaş, bol öpücük, bol oyunla, temiz hava bol gıda iki gün geçirdik. Birkaç defa Adana’ya döneceğimizi, onun babaanne ve dedesi ile yaylada kalacağını söyledim. Sonuncusunda kendisinin de gelmek istediğini söylese de, babaannesi yaylada olduğu ve biz de işe gideceğimiz için Adana’da yalnız kalacağını söyleyince ikna oldu. Gelirken sürpriz hediye getirmek şartıyla anlaştık. (pazarlık etmede en az babası kadar iyi olduğunu atlamamalıyım)
Ay sonu bir an önce gelse de, kızımla doya doya iki hafta geçirsek diye sabırsızlanıyorum. bir haftası deniz, bir haftası yayla planlıyoruz. Masmavi deniz, temiz hava, bol gıda bi de Zeynep...
rüya gibi, insan daha ne ister ki...
7 Temmuz 2009 Salı
konuşma becerisi ve kitaplar
-Önce hikayesi olmayan çeşitli resimler içeren bir tür resimli sözlük ile başladık. Nesneleri ve hayvanları tek tek tanıtıp sonra da bunlarla ilgili hikayeler anlattım. Çevremizde rastladıkça da gösterip hatırlatarak pekiştirdim.
- Sıfatlar kullanarak nesne tanımlamalarını genişlettim. (sarı kedi, büyük kamyon, şirin çocuk gibi)
- Sürprizli kitaplar ile “hangisi, acaba, nerede, altında, arkasında, içinde” gibi yer yön kavramları ile kelimeleri destekledim.
- Sonra da konulu kitaplara geçtik. (Bremen mızıkacıları, tilki ile karga gibi) Kitabı olduğu gibi okumak yerine onun anlayabileceği, sıkılmadan takip edebileceği kısa ve kolay cümleler seçtim.
- Anladığını ve ilgilendiğini gördükçe detayları ve zorluk derecesini giderek arttırdım. Hiçbir zaman anlamaz, ya da nereden bilecek diye yaklaşmadım.
- Sıkılmamasını sağlamak için ses tonum ile oyunlar yaparak ya da olaydaki bazı hareketleri tekrar ederek biraz da teatral bir hava katmaya çalıştım.
- Basit soru cevaplar ile onun da katılımını sağladım.
Kitap seçiminde en çok dikkat ettiğim şeylerden biri büyülü, cadılı, cinli perili abuk sabuk şeylerden uzak ya da kurdun karnını yaran avcı, kötü kalpli üvey anne gibi şiddet ve negatif duygular içermeyen masallar/kitaplar seçmekti. Bu tip kötü ve gereksiz uyaranlar her yerde o kadar çok karşımıza çıkıyor ki (özellikle nasıl yayınlanabildiğini hala aklım almayan o sihirli perili malum çocuk dizileri gibi) ne kadar uzun süre uzak kalsak yeridir diye düşüyorum.
(Belki de bu yüzden Zeynep’in hiçbir zaman kötü insanlardan, hayvanlardan, karanlıktan korkusu olmadı. Bir tek kez bile korktum diyerek yanımıza gelmedi. Yaramazlıkları engelleme ya da tehdit amaçlı kullanmak yerine kendini koruma adına öğretilmesi gerekli bir olgu olmalı korku.)
Kitaplar dışında dil becerisine yönelik en büyük destek tabii ki çocukla konuşmak. Yaptıklarımızı, gördüklerimizi anlatarak yaşamak hem çocuğun olan biteni daha iyi kavramasına hem de başına geleceklere karşı hazırlıklı olmasına yarıyor. (oturmuş bilgisayarınızda takılırken anneniz gelip durup dururken çorabınızı çıkarsa, ya da elinizden tutup sizi çekiştirerek odanıza götürse ne hissedersiniz.)
Tüm bunların yanı sıra çocuğun ilgisi ya da doğuştan gelen yatkınlığı da yadsımamak gerekir tabii. Çoğunlukla erkek çocukların kız çocuklardan daha geç konuştuğu bilinir. Bir teoriye göre kızlar annelerini, erkekler de babalarını rol model aldığından kızlar daha çok ve çabuk konuşur deniliyor. (erkekler babaları gibi ağır abi, kızlar anneleri gibi geveze oluyormuş kabaca, valla ben teorinin yalancısıyım.)
Son söz olarak, her geçen gün Zeynep’in patlattığı yeni bir bomba ya da yaşattığı yeni bir dumur ile esasında çocukları ne kadar hafife aldığımızı yaşayarak öğreniyorum. Bilmediğini sandığımız çoğu şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyor ama bilgiyi ya ellerinden/dillerinden geldiği kadar ya da işlerine geldiği kadar kullandıklarından biz bunu fark edemiyoruz.
6 Temmuz 2009 Pazartesi
zeynep kurdu
-Merak etme anne, ben ona öğretirim.
Cuma akşamı kuzenimizin düğünündeydik. (fotoğraf çekmeyi akıl edebilseydim, çimlerde, parkta kuduruşunu, dans edenlere şaşkın şaşkın bakışını, gelin ve damadın ilk dansı esnasında havai fişek sandığı maytapları alkışlayışını belgeleyebilirdim) kısa süre sonra (aktiviteler bitince) düğünün rutininden sıkıldı tabii. Yüksek volümde bir müzik ve anlamsızca dans eden bir sürü insan. Çareyi babasının kucağında uyumakta buldu. (biz de bu sayede erkenden kaçtık :)
Cumartesi ise tam bir anne-kız günüydü. Minnoşuma bikini almaya gittiğimiz dükkandan 4 elbise ve 1 tişört alarak çıktık. (her şey yarı fiyatınaydı ama, hem seneye de giyebilir :) Sonra pizzacıda iki dilime yakın pizzayı afiyetle mideye indirdi bıdık.
Oradan kitapçıya geçtik. Uzun uzun kitapları inceledik. Sanki hepsi pek bi uyduruk geldi bana. Okul öncesi kitapları o kadar çok inceledim ve o kadar çok kitap aldım ki son iki senede, sanırım alınabilir olanları bitirdik. Boyama kitabı bile beğenemedim. Şekiller pek bi eciş bücüş, pek bi zevksizdi. Sonunda çizgi birleştirmeceli, şekil çizmeyi öğreten bir kitap alabildik. Bir de klasiklerden “kurt ile yedi keçi yavrusu” (Kurdun yavruları yediğini, anne keçinin kurdun karnını kesip yavruları çıkardıktan sonra karnına taş doldurduğunu ve sonra da itip dereye attığını evde okuduğumuz esnada hatırlayabildim. Ve spontane çeviri ile kurt yavruları gömleğinin içine saklamış, anne de kurt uyurken gelip yavruları gömleğinin içinden gizlice kurtarmış diye okuduk.)
Günün esas kopuşu ise, kitapçıda yüksek sesle Serdar Ortaç çalmaya başlayınca Zeynep’in
-Ver coşkuyu, ver coşkuyu!
demesi oldu, görevli kızlarla şaşkınlıktan ve gülmekten kendimizden geçtik.
Kitapçı sonrası ise kısaca, akşamüzeri uykusu, Mirkan –Berfin-park şeklinde özetlenebilir.
Pazar sabahı Emre ve Elif’le kahvaltı sonrası, Zeynep Elif’i esir aldı. Günün devamı ise yine baş başa oyun, kucuş kucuş uyku, tahtalı park ve akşam babaanne-dede...
Dönüşte aldığımız danette’yi eve gelince babasına ikram etti. Babiş yemek istemeyince de
- Yemezsen yeme!
diye tersledi adamı. (ve tabii ki babiş yaşadığı şokun etkisiyle yedi danette’sini :)
İki haftalık yayla arasından sonra gözlemlediğim en büyük gelişme konuşma becerisinde. Neyse, zaten, keşke, neredeyse, bence, yani, hakikaten, gerçekten vb. kalıpları cümle içinde doğru kullanıyor olması, sorularımıza evet hayır gibi tek kelimelik cevaplar verebilecekken yetinmeyip, uzun uzun cümleler kurması, kendi kendine şarkılar söylemesi konuşma işi artık tamamdır dedirtiyor bize. Bundan sonrası kelime dağarcığının genişlemesi…ben de artık anlar, anlamaz diye düşünmeden, basitleştirmeden, büyük adamla konuşur gibi konuşuyorum kızımla.
Haa unutmadan, bir de web sitesi uydurmuş kendine söyleyip duruyor:
Dabulyudabulyu zeynepkurdu nokta con
Ne diyeyim, Zeynep’li günler her geçen gün daha keyifli, daha eğlenceli oluyor...
29 Haziran 2009 Pazartesi
Geldi..

Ben sünger hafızalarının gösterilen her şeyi en fazla bir-iki defada kapabildiğini, önemli olanın bunlarla karşılaşması olduğunu düşünüyorum. Uzmanlar beynin ne kadar çok uyarılırsa ileti sistemlerinin o kadar çok gelişeceğini (bunun daha bilimsel bir söyleniş şekli vardı ama dönüp onu bulamayabilirim şimdi) söylüyorlar. Ee işleyen demir ışıldar tabii. (Lamark’ın “kullanılan organ gelişir, kullanılmayan körelir kuramı” nın atalarımızca söyleniş hali)
Eskiden annelerimizin ne zamanı ne de ellerindeki materyaller buna fırsat tanıyordu. Annemin hem tam gün çalışıp hem de üç çocuğun fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olması bile bana ilginç geliyor. Hele ki o dönemlerde tam otomatik bulaşık-çamaşır makinası, hazır bez vb. olmadığı, tüm temizlik ve ev işlerinin yardım alınmadan yapıldığı düşünülürse akşam bir de oturup bizimle oynamasını, bir şeyler öğretmeye çalışmasını beklemek biraz haksızlık olur.
Şimdi ise elimizde o kadar çok eğitsel materyal/kaynak var ki, insanın birinden diğerine savrulmaması için gerçekten disipline olması gerekiyor. Anne-babalar için okuyacak kitap, araştıracak konu sınırsız. Şimdilik sadece ne ile ne zaman tanışması gerektiği, neyin ne zaman öğretilebileceğini takip edebiliyorum. Bunların yöntemleri de var elbette ama o kadar derine ne yazık ki inemiyorum. İçgüdüsel olarak ilerliyoruz. Esasında (Taylan’ın da dediği gibi) çok da kasmamak, illa şunu da bunu da yapalım diye heba olmamak, eksiklikler için suçluluk duymamak gerekiyor.
Neyse, yayla dönüşü ilk günümüze dönecek olursak, Zeynep oyuncaklarından ayrı kaldığı iki haftanın acısını gece 11’e kadar kesintisiz oynayarak çıkardı. Balkonda parmak boya, pastel boya, sulu boya çalışmaları, yapbozlar, legolar (Okan amcanın aldığı), çiftlik hayvanları, buzdolabı süsleri, yeni kitapları, bisiklet…Sadece akşamüstü 4 gibi baygın düşülerek (beraber) uyunan 1 saatlik uykuda popomuz yer gördü desem yeridir.
Yine de, canı sağolsun kızımın. Yanımda olsun da, ben yorulmaya razıyım…
16 Haziran 2009 Salı
yayla kızı...
yaylaya varır varmaz önce geçtiğimiz yıldan kalma birkaç parça oyuncağına saldırdı. kırmızı başlıklı kız kitabını birçok kez okuduk. sonra etrafımızı tanıyalım, dedeyle dalından koparıp kiraz yiyelim, papatyaları inceleyelim derken hemencecik uyum sağladı ortama.
- annecim taşlarla oynamak çok güzel! bile dedi kamyonuna taş toprak doldurmaca oynarken. bir de hafif solmuş bir papatyayı "annecim bakar mısın bu çiçek eskimiş" diye yorumladı.
yanlız sanki ayrılacağımızı hissetmiş gibi kucağımdan, eteğimden inmedi tüm haftasonu. ben de birkaç defa, işe gideceğimizi onun yaylada dede ve babaannesi ile kalıp, birçok güzel şey yapacağını anlattım. Gözde ablası ile oynamak, bahçe sulamak, hayvanları sevmek, dedesi ile köyde gezmek gibi hoşuna gidebilecek şeylerle özendirmeye çalıştım. hiç itiraz etmedi, gitmeyin ya da beraber gidelim bile demedi.
el sallayarak, kucaklaşarak ayrılalım istiyordum ki, çıkış saatimize yakın kucağımda otururken uyuyakaldığı için vedalaşamadan ayrıldık.
uyanınca bir iki mızıldandıysa da ertesi gün tamamen normaline dönmüş bıdığım.
ne diyelim, o mutluysa ben de mutluyum.
ama şimdiden çoook özledim...
9 Haziran 2009 Salı
sakin bir haftasonu
Haftasonu Deniz’lerdeydik. Zeynep her zaman ki gibi önce biraz nazlandı. Kucağınıza gelmem, öptürmem uzaktan sevin modunda takıldı.Sonra İrem’le oyuna daldılar. Bize sigara böreği ve kurabiye pişirip yedirdiler. Bir ara üzerimizden geçen uçakta hangisinin babası olduğuna dair inatlaştılar. (her iki baba da devamlı seyahatte olunca çocuklar uçakları babaları ile özdeşleştiriyor böyle)
Zeynep İrem’ e özenip pasta yedi, İrem Zeynep’e özenip ayran içti. Şöyle iştahlı, hafif obez yavrusu bir arkadaş lazım bizimkilere. İkisi de mızıl mızıl yemek gönülsüzü…
Günümüz çok keyifli (ve lezzetli) geçiyordu ki, kuzucuğumun duvardan inerken (hepi topu en fazla 30cm) düşüp kafasını çarpmasıyla biraz gerildik. Minnoş çok ağladı, sanırım biraz da bizim telaşımızdan korktu. Buz kompres ve lasonil ile olayı atlattık. Ama ya hala biraz canı yandığından ya da gördüğü ilgi hoşuna gittiğinden bütün akşam nazlandı da nazlandı hanımefendi. Ben ne olur ne olmaz diye uyutmamaya çalıştıkça (bişey olacağından değil ama yine de insan takmadan edemiyor) o sütünü içip uyumak üzere sızlandı durdu.Bunca ağıt ve yorgunluğun üzerine çekilen deliksiz bir uykudan sonra ertesi gün yine bomba gibiydi. Kahvaltıda önce direnilen krebi sonra afiyetle yemece , kahvaltı sonrası beraber temizlik (tabii ki döke saça), fon kartonuna çıkartma yapıştırmaca, legolarla çiftlik, okul, gemi vs. yapmaca, birlikte (kucuş kucuş) şahane bir öğle uykusuna yatmaca, uykudan sonra Barış dayıyı esir almaca, beraber pizza yemece, leğendeki suda oyuncak yüzdürmece, balkon böylece kendiliğinden yıkanmaca, üst baş ıslatmaca, akşamüstü tahtalı parkta yüzüstü kayma öğrenmece, banyodan çıkmamak için direnmece ve uyumamak için binbir türlü masal anlatmaca, şarkı söylemece…
Haftasonları dinlenmek içindir. Anneler hariç…
5 Haziran 2009 Cuma
kızıma...
Bazen zaman dursa, sonsuza dek böyle mutlu, huzurlu, neşeli, sevgi dolu, minik kızımız olarak kalsan istiyoruz. (özellikle de baban :) ama sonra okula gittiğin, büyüyüp yetişkin, hatta anne olduğun günleri merak ediyorum. Kişiliğin az çok belli gibi; uyumlu, sakin ve sevecen. Ama içten içe kıpır kıpır ve ışıl ışıl. Gözlerinde ışık, gülüşünde içtenlik…
Son günlerde seninle daha az zaman geçirebilsek de, oyunlarımız, sohbetlerimiz giderek daha keyifli hale geliyor. Kendi kendine oyun kuruşunu, oyuncaklarınla mırıl mırıl konuşmanı çaktırmadan izlemekten kendimi alamıyorum.
Artık kendini ifade edebiliyorsun. İstediğin ya da istemediğin şeyleri, duygularını, fikirlerini anlatabiliyorsun. Görmemezlikten, duymamazlıktan gelip, espri yapabiliyorsun.
Küçük bir insan oldun sen kızım. Coşkuların, başarıların, aşkların yanı sıra acılar, hüzünler de göreceksin hayatta. Her duyguyu doyasıya, taa derinden hissederek yaşarsın umarım. Tadını çıkararak, hakkını vererek.
Güzel günlerin, zor günlerinden çok olsun bir tanem...
4 Haziran 2009 Perşembe
kendi kendime
Pztesi gecesi uyanıp babasının yanına gelmiş bıdık, babişin hazırladığı sütü içtikten sonra da sabah 8'e kadar deliksiz uyumuş. (hain köfte! cmtesi pazarları her türlü yalvarmama rağmen 7’yi zor ederiz)
Neyse, gelelim dün akşama. Ben eve 9 gibi gelebildiğimden, oynaşıp koklaşma faslı ile 10’u geçmişti yatağa gitmemiz. Her türlü uydurma masalın anlatılıp, dinlenmesi (2şer defa) sonrası, dandini ve damdan (bir tür kocanene ninnisi) da uykuya kar etmeyince, ben artık pes edip, gözleri hala cingöz cingöz bakmakta olan Zeynep’e “ aaa yeter artık, sen uyumak istiyor musun, istemiyor musun?” diye rest çektim.
O da restimi görüp “ ben kendi kendime uyuyacağım” deyip resmen beni defetti. 2 dakikaya kalmaz arkamdan gelir diye bekliyordum ki, kendi kendine uyudu gitti…
Sabah, mevzuyu hatırlattığımda “ben kendi kendime uyumayı başardım” derken ki ifadesi görülmeye değerdi. Bu yaşlarda birşeyler başarmanın sağladığı motivasyonu, hiçbir şey karşılamıyor sanırım.
5 haziran notu: ne yazık ki yine eski uyuma düzenimize döndük. tuvalete yapılan ilk kaka gibi kendi kendine uyuma da ilk ve tek oldu...
28 Mayıs 2009 Perşembe
Zeynep'ten inciler...
- Anne sen üstünü değiştirmeden hemen benimle oyna!
İşe gidecek babaya:
- Baba beni yanlız bırakma :(
Uzun zamandır yaylada olan dedeye özlemle:
- Babaanne beni dedeme götür...
Kendi kendine tatlı tatlı oynadığı bebeğine:
- Sen yemeğini ye, ben sana baby tv de açarım :)
Çok sevdiği ablası Berfin’e
- Berfin sana kıyamam...
İki de bir telefonla konuşup oyunlarını bölen babasına
- Yeter artık telefonla konuştuğun!
Daha iki saat önce süt içtiği halde tekrar süt istediğinde annesine
- Küçücük, azıcık bebek kadar içicem...
Aralarında pazara gitsek mi diye konuşan babaanne ve halasına:
- Zaten benim de hiç kıyafetim kalmamış :)
Ablasını Duru ile paylaşamadığı için teyzesine:
- Teyze sen Duru'yla aşağıya git, ben Berfin'le oynarım...
Arkadaşınla uslu uslu oynadın mı diye soran annesine:
- Oynamadım, kavga ettim!
26 Mayıs 2009 Salı
masallar...

"Biy vamış, biy yokmuş, evel zaman içinde kaabu zaman içinde deve dındın (anlaşılmıyor) piye dındın iken bi tane zeyneple annesi vaamış. Zeynep bigün bahcede bisiklete bineyken düşmüş. Kolu acımış. Doktoya gitmiş, doktoy teyze koluna kyem sürmüş. Kolu iyleşmiiiş. Eve geemiş, sütünü içmiş uyumuuuş. Buyda da masalımız bitmiiiş."
"Biy vamış, biy yokmuş… … Bi tane küçük kayınca vaamış, kayınca evden uzaaa gitmiş, sonra da evini bulamamıııış. Bi tane büyük kayınca sana yaadım ediyim mi demiş. Küçük kayıncayı evine götüymüşleyley. Kayınca kocaman bi ağaç göymüş, dallayında yapyaklayında gezmiiiş. Buyda da masalımız bitmiiiş."
"Biy vamış, biy yokmuş… …Bi tane zeyneple babası vaymış. Zeynep babasıyla denize gitmiş. Yüzmüş yüzmüş, yoyulmuş. Paymakları buyuşmuş. Dinlenince geçmiiiiş. Sonya tekyay yüzmüş yüzmüş yoyulmuşlaylay. Babasıyla yemek yemişleyley. Eve gidip uyumuuuuş. Buyda da masalımız bitmiiiş."
Çoğu masalın kahramanı “bi tane zeyneple annesi, bi tane zeyneple köpeği, bi tane zeyneple yatak/çekmece/traktör” oluyor. Arada bir tek başına karınca, kurbağa ya da yavru kedi de olabiliyor. Sanırım benim mesaj kaygılı masallarım ve beyin yıkama faaliyetlerim sonucu, kahramanlar ya toplamadıkları için oyuncaklarını kaybediyor, ya yeşil fasulye ve bezelyelerini kendi başına hapur hupur yiyor, ya da hastalandıklarında billur teyze onları muayene edip iyileştiriyor.
Hele bir de “yaaa, sonra ne olmuş peki” ya da “peki yolda ne görmüş” gibi masalı gidişatına uygun sorularla desteklerseniz, masal şahane ilerliyor.
Eskiden gece uyutmaya çalışırken aynı masalı yüz kere anlattırarak ya da tüm çocuk şarkılarını sıradan söyleterek bayıltırdı kuzucum beni. Şimdi ise ben Zeynep’in uyku vaktini iple çekiyorum…
30 Nisan 2009 Perşembe
2 yaş sendromu
tamam, artık sen de bir bireysin, tercihlerin, becerilerin ve fikirlerin var. ama bu kadar da negatif olunmaz ki kardeşim...
- Zeynep bugün neler yedin
- Yemedim !!!
- Parka gidelim mi?
- Gitmeyelim!
- Tamam, sen bilirsin, istemiyorsan gitmeyiz.
- Gideriz!
- Aaa baksana ne kadar güzel bir resim
- Bakmam, güzel değil!!!
- Zeynepcim yemeğini yemediğin zaman büyüyemeyeceksin diye üzülüyorum.
- Üzülmüyosun!!!
- Zeynep resim yapmaya ne dersin?
- Ne demem!!!
gerçi hep lafta bu negatiflikler, dikkatini dağıtıp, biraz sabırla yola getirmek mümkün olabiliyor. ama bazen de “pes yani” demekten kendimi alamıyorum. acaba anti depresana mı başlasak.
24 Nisan 2009 Cuma
baba beni okula gönder...
bir yaşıma daha girdim!!!dün cnntürk'de beyazıt öztürk ile meral okay'ın programı "nasıl yani" de anjelika akbar konuktu ve piyano çalıyordu. hemen zeynebi çağırıp, bak ne kadar güzel piyano çalıyor diye göstermek istedim. pek ilgisini çekmedi diyebilirim. piyano ile ilgilenmek yerine stüdyonun bir köşesine konmuş, fonda görünen maketi gösterip
- baba beni okula götür!
dedi. annem ve ben koptuk tabii...böylece ergenekon 12. dalganın gözden kaçan son zanlısı da kendini elevermiş oldu...
22 Nisan 2009 Çarşamba
küçük prenses...

günlerdir küçük prense gitme aşkıyla yanan zeynep kuzusu, (ne olduğunu bilmese de gidilen bir yer olması istemesi için yeterli) duru ve sanemle pazar sabahı düştük yola. daha binaya girer girmez suratı asıldı bizimkinin. sağa sola koşturup bar bar bağıran onlarca velet gözünü korkuttu sanırım. salona erken girmemiz, oyun başlamadan önce yaklaşık 5-10 dakika içeride beklememiz de tuzu biberi oldu. gidelim diye tutturup ağlamaya başladı. "ışıklar kapanacak, müzik başlayıp küçük prens gelecek, gelsin sonra gideriz" dememle biraz yatıştı gibi desemde pek de ikna olmadı. neyse, beklenen an gelip oyun başlayınca "işimiz bittiii, artık gidebiliriiiiz" son nokta oldu ve çıktık salondan. bahçede çubuk kraker yiyip dolaşarak duru ve sanemi bekledik.
gerçi bilinmez belki zeynep de babası gibi anti tiyatrocu bir sinemaseverdir özünde...
13 Nisan 2009 Pazartesi
Şimdi okullu olduk...
vee 8 Nisan Çarşamba sabahı erkenden okula vardık. Okulu tekrar gezmek ve top havuzuna atlamak hevesiyle öğretmeninin elinden tutup tıpış tıpış gitti bizimkisi. Bir saat kadar müdür odasından izledim, gayet rahat keyfi yerinde bir şekilde oynadı öğretmeniyle.
Yanında aile büyükleri olmadan ilk yarım gününü geçirdi o gün. Öğleden sonra babaanne dedesi keyfinin yerinde olduğunu, eğlendiğini ve okulu “biyendiğini” ağzından alınca içimiz rahatladı. Duygu öğretmeni pek sevmiş, kahvaltı mönüsünü beğenmeyince “ufumba” istemiş. Öğlen de barbunya yerine pilavını yemiş.
Cuma sabahı da bir hevesle gitti okuluna, ben ayrıldıktan sonra aklına düşünce kendi tabiriyle “biraz ağlamış ama azıcık!” Öğleden sonra yine dedesi almıştı kuzuyu, eve varınca arabadan inmek istememiş, “dede beni arabayla gezdir” deyince, babaanne dede Zeynep kısa bir Adana turu yapmışlar, dönüşte uyumuş tabii ki.
Bu arada bir de o gün bugündür bir iştah artışı söz konusu…okulda bir şey yemiyor da acısını evde mi çıkarıyor dedik. Baktık karnı tokken bile sevdiği bir şey buldu mu hiç affetmiyor. Çok koşturup yorulmasına veriyoruz şimdilik. Bakalım daha ne kadar devam edecek…
Not: 9 nisan Perşembe günü tuvalete yapılan ilk kaka tüm adana’da törenlerle kutlandı. Devamı henüz gelmese de kaydetmeğe değer bir gün…
1 Nisan 2009 Çarşamba
ben küçükken...
bisiklet ve kutup yıldızı

Bir de bugün sabah evden çıktığımızda yoğun sisi görüp, “kayanlık, hava kayanlık oomuş” dedi bıcırık. Ben de “kızım bu sis, bulutlar bugün aşağıya inmişler, bulutlar aşağıya inince adına sis denir dedim”
“tis, ve tisis” den sonra sisi de öğrenmiş oldu. Heyecanla babaannesine “dışarıda sis var, balkondan bakalım diye” atladı. Bilemezdi ki o sis babasını 4 saat havaalanında bekletip canından bezdirecek.
